KUAFÖRDE BİR GÜN

KÜBRA YILDIRIM

Kuaförün kapısından içeri adımımı attığım anda kapıdaki zımbırtı öttü. İçerideki beş kadın birden dönüp bana baktı. Sanki zam haberi vermişim gibi. Sıcak bir hava, fön gürültüsü, boya kokusu, çığlık çığlığa muhabbet… Tam o anda “Kız erkekleri anlamıyor.” temalı bir kadın korosu karşıladı beni. Kapıdaki kız “Hoş geldiniiiiiiiiiiiiiz.” dedi ama o kadar cansızdı ki morg görevlisi daha içten söylerdi.

“Kesim-fön.” dedim.
“Kısa mı olsun?”
“Ne kısa ne uzun.”
“Yani?”
“Yani ortası… Hayatım gibi. Ne çok iddialı, ne tamamen umutsuz. Tam kararında bir yalnızlık.”

Sandalyeye oturdum. Önlüğü bağladılar, koltuğa gömüldüm. Aynadaki kız bana baktı; ben ona bakmadım. Daha önlüğü bağlar bağlamaz yan koltuktaki kız nefes bile almadan söze girdi:

“Kerim bugün de aramadı yaaa…”
İçimden güldüm.
Dünya dönüyor ama Kerim aramıyor.
Kimsenin sevgilisi aramıyor zaten.
Benimki de hiç aramıyor.
Çünkü benimki diye biri yok ki, arasın.

Kuaför başını salladı, makası eline aldı. Ağzından çıkan cümle 45 yıllık hayat tecrübesiymiş gibi:
“Bırak kızım… Erkek dediğin hep böyle.” Ben aynaya baktım. Aynamdaki kadın hafif göz devirdi. Erkek dediğin hep böyle… Yani aslında ne sevdiği belli, ne sevmediği. Ne var, ne yok… Ortada bir boşluk, adına “erkek” diyorlar.

Kız haklı… Ama dramı biraz abartmış. En azından aramayan bir Kerim var. Bende aramayan bir Kerim bile yok. Boşluğu bile ikinci el. Sıfır kilometre yalnızlık işte, kutusu açılmamış.

Kuaför saçımı ayırdı, “Şurayı kısa alıyoruz, burayı oval yapıyoruz.” diye anlatırken ben hâlâ Kerim muhabbetinin içindeydim. Kız devam ediyordu:
“Yani beni sevse bir mesaj atardı, değil mi abla?”
Kuaför başını salladı:
“Kesinlikle kızım, kesinlikle.”

Ben de içimden “Kesinlikle.” dedim.
Kesinlikle sevmiyordur.
Kesinlikle ben de sevmiyorum, o kesin.


Tam o sırada fön açıldı. Dünya bir anda sustu. Dışarıdaki bütün çığlıklar, Kerim muhabbetleri, makas şıkırtıları… Hepsi bir anda sustu. Fön gürültüsü kulaklarımı doldururken beynimdeki küçük kadın bangır
bangır konuşuyordu:


Yirmi yedi oldum. Yalnızım ve kredi kartı borcum var. Düzenli bir sevgilim yok. Annem hâlâ “Kızım, ne zaman evleneceksin?” diye soruyor.

Bazen düşünüyorum; bir insanın hayatında “biri aramadı” üzüntüsü bende hiç olmadı galiba. Birine sabah uyanınca “Günaydın.” demek güvenmek, akşam uyurken “İyi geceler.” demek… Düşündüm de, sevilmek istiyor insan.


Ama yok işte… Hayat fön makinesi gibi. Gürültüsüyle her şeyi bastırıyor sanıyorsun, bir an her şey düzgünmüş gibi geliyor. Ama fişi çekildiği an, her şey yine elektriklenmiş, yine karışmış, yine aynı lanet halde kalıyor.

Yanımdaki kız “Kerim.” diyor…
Benim içimde bir Kerim yok.
Ama bir eksiklik var; onun adı da olsa olurdu herhalde.


Fön kapandı.
Gerçek dünya geri geldi.
Yan koltuktaki kız hâlâ içini döküyordu:
“Yani beni sevse arardı, değil mi abla?”

Kuaför dramatik bir yüzle yine:
“Kesinlikle.” dedi.


Ben aynadaki kendime baktım.
“Kesinlikle.” dedim.
Ama neye kesinlikle dediğimi ben bile bilmiyorum.


Kuaför son fırça hareketiyle saçımı son kez taradı, aynayı çevirdi:
“Ay çok güzel oldu, prenses gibi!”

Her kuaförde aynı yalan.
Ama bu sefer yalana ihtiyacım vardı.
Gülümsedim.
İçimden dedim:
“Prensesmiş… Sarayım nerede peki?”


İnsan bazen sadece saçının güzel olmasına bile şükrediyor.
Kasaya yürürken “Slip ister misiniz?” dediler.


“Gerek yok.” dedim.
Zaten hayatımdaki her şey faturasız; hepsi kaçak, hepsi kayıt dışı.
Ödenmemiş, ödenmeyecek.


Kapıdan çıktım. Soğuk hava yüzüme vurdu.
Bir an durdum. Biraz gülerek, biraz iç çekerek kendi kendime mırıldandım:
“Saçın güzel oldu kızım… Günün de iyi geçsin. Gerisi… Gerisi de Allah Kerim.”


İşte o anda fark ettim:
Yan koltuktaki kızın Kerim’i,
benim kaderimin Kerim’i…
Aynı cümlede buluştu.


Ben de gülümsemekten kendimi alamadım.
Hayat dediğin bazen böyle küçük kelime oyunlarıyla insanı avutuyor.

Yorum bırakın