Başak Esma ARIK
Büyüdük, çok büyüdük…
O küçük sarı saçlı koşuşturan kız çocuğunu anımsıyorum. Sarı saçlı küçük kız, o zaman büyük olmanın ağırlığını nereden bilebilirdi ki? Tek isteği sadece bu parkta oynamak, dedesinin evinde yorgunluktan uyuyup kalmak olan bir çocuk… yaşamındaki çalkantılardan bihaberdi.
Ama zaman, masumiyetin üzerine ağır bir gölge gibi çöktü. Küçük kızın gülüşleri yavaş yavaş kesildi; konuşmaları, bir başkasının anlamasını beklemeden kendi içinde kayboldu. Her adımında yalnızlık büyüdü; sokaklar, evler, parklar… hepsi yabancılaştı. İnsanların yüzleri bulanık birer siluet haline geldi, ellerini tutan hiç kimse kalmadı. Bir gün aynaya baktığında tanıdık bir yüz göremedi. O küçük sarı saçlı kız hâlâ oradaydı belki ama gözlerindeki ışık çoktan sönmüştü; yerini donuk bir boşluk almıştı. Kendi çığlıklarını duymak için bile sessizliği dinlemek zorundaydı. Her sabah uyanmak bir yük, her akşam uyumak bir kaçıştı
artık…
Ve bir park köşesinde, sallandığı salıncağın arasına sıkışmış, tek başına otururken fark etti: Dünyada hiçbir yer ona ait değildi. Hiç bir yere ait hissedememek yüreğini çok burktu. Yüreğinde öyle derin bir sızı hissetti ki… Bu sızıyı bu hissi tatmayan kimse anlayamazdı.
Gözleri boşluğa bakarken, bir yandan da kendi içinden yükselen sessiz çığlıklara direnmeye çalıştı. Çocukken yaşadığı güvenli dünyalar, dedesinin sıcak kucağı, parkta koşarken hissettiği özgürlük… hepsi birer anıdan ibaretti artık. Anılar, parmaklarının arasından kayan ince bir kum gibi kayıp gidiyordu; ne tutabiliyor, ne de saklayabiliyordu. Her nefesi, omuzlarındaki yalnızlığı biraz daha ağırlaştırıyordu. İnsanlar gülüp geçerken, o sadece izliyordu. Kalbindeki boşluğu büyüyen bir karanlık gibi hissediyordu. Ve anladı ki… Belki de tüm hayatı boyunca hiç kimse, onun gerçek içini göremeyecek, bu derin yalnızlığı hissedemeyecekti. O an, küçük kızın içindeki o derin acı yetişkin parçasının acısıyla birleşti. Küçük sarı saçlı kız hâlâ oradaydı ama artık konuşamıyordu; yetişkin parçasının sessizliği, çocuğun çaresizliğiyle bütünleşmişti. Ve yalnızlık… öyle bir yalnızlık ki, sadece nefes almakla yetinilen, kalbin her
atışında sızlayan, hiçbir teselli bulamadığı bir yalnızlık… Gözlerinden süzülen bir damla yaş; sadece küçük bir an değil, tüm yaşamının sessiz çığlığıydı. Kimseye duyuramayacağı, kimsenin göremeyeceği derin bir acı… Ve o park, o sallanan salıncak, tek tanığıydı bu yalnızlığın…Ve bir park köşesinde, sallandığı salıncağın arasına sıkışmış, tek başına otururken fark etti. dünyada hiçbir yer ona ait değildi. O hiç kimseye hiç bir yere ait değildi. Hiçbir yere ait hissedememek yüreğini çok burktu. Yüreğinde öyle derin bir sızı hissetti ki… Bu sızıyı kimsenin anlamasına imkan yoktu.
Zaman, onun küçük kalbini büyütürken acıyı bir kat daha derinleştirmişti. Küçük sarı saçlı kız hâlâ içinde bir yerlerde yaşıyor, ama yetişkinin dünyasındaki soğuk, boş ve sessiz yalnızlık her şeyi silip süpürmüştü. Her adım, her nefes, onu biraz daha yalnızlığa gömüyordu.
İnsanların gülüşleri, sevgileri, sıcak dokunuşları… hepsi ulaşılmaz bir hayalden ibaretti artık. O salıncakta sallanırken, fark etti ki yalnızlık öyle bir denizdi ki, içine ne kadar çırpınırsa çırpınsın, hiçbir kurtuluş yoktu. İçinde büyüyen boşluk, kalbinin her köşesini kaplamış, sanki onu tamamen yutmak istiyordu. Küçük kızın oyun dolu kahkahaları, yetişkin parçasının donuk bakışlarında kaybolmuştu. Artık ne gülmek, ne sevinmek, ne de sevmek mümkün değildi.
“Beni hatırlayan var mı?” diye fısıldadı küçük kız, sessizliğe karışan bir titreme ile. “Ben hâlâ buradayım… ama kimse beni göremiyor. Neden kimse beni anlamıyor? Ben hâlâ buradayım… hâlâ o küçük kızım… ama kimse bana dokunamıyor, Büyüdüm, evet… ama büyümek, sadece acıyı taşımak mı demek? Herkes gülüyor, herkes yaşıyor… peki ya ben? Ben
neden hâlâ bu boşlukta sıkışıp kaldım? Neden kimse gelmiyor? Neden hiçbir yer bana ait değil?”
Her sorunun ardından kalbine bir taş oturuyordu. İçinde, kelimelere dökülemeyen bir çığlık yükseliyordu:
“Yeter artık… Yeter… ama kimse duymuyor. Kimse bilmiyor. Ben buradayım… ama yokum. Kimse fark etmiyor… kimse…
Gözleri, yaşlarla bulanmış dünyaya bakarken, içindeki boşluğun boyutunu gördü. Her kelime, kalbinde bir çakıl taşı gibi yer etti; her nefes, daha da derinleşen bir karanlığa çekti onu. Kendi çığlığını duyabilmek için bile çok yalnızdı. Park boştu. Sarı saçlı küçük kızın hayali, yetişkinin kalbindeki gölgeyle birleşmiş, geriye sadece bir boşluk kalmıştı. O boşluk, öyle sessizdi ki; insanlar yanından geçerken fark etmediler bile. Ama o boşluğu tek bilen vardı: içindeki o küçük çocuk, kimsenin göremediği bir köşede hâlâ ağlıyordu. Yalnızlığın derinliği öyle büyüktü ki, zamanın kendisi bile orada durup bekliyordu.
Birinin ona dokunmasını, bir elin omzuna konmasını, sadece bir “buradayım” demesini hayal etti. Ama kimse gelmedi. Ve o an, küçük kızın içindeki yetişkin fark etti ki; bazı acılar,
sadece yaşanmak için vardı, paylaşılmak için değil. Sarı saçlı küçük çocuk, yetişkinin gölgesiyle birleşmiş, geriye sadece bir boşluk ve sessizlik kalmıştı. Salıncak hâlâ sallanıyordu, rüzgâr uğuldayarak geçti, ama artık kimse yoktu. Zaten onca kalabalığın içinde de hep tek başına değil miydi?
Yorum bırakın