ANNE SÜTÜ ŞART

,

Küresel pandemi dönemi haricinde her yıl geliyorlardı memlekete. Gurbette yaşamak zaten stresliydi, bir de hasret olunca her yıl en az üç hafta memlekette akraba özlemlerini gideriyordu Murat ailesi. Üç buçuk saatlik uçuş sonrası kısa bir taksi yolculuğu ile Talas’taki evlerine ulaştı aile.

Dede Murat 80 yaşlarındaydı. Almanya’ya giden ilk nesil işçilerdendi. Almanya’da Airbus uçak fabrikasının inşaat temellerinden beri orada çalışmıştı. İyi bir inşaat ustasıydı, kas gücüyle çalışırdı. Pek Almanca öğrenmeyip hasbelkader emekli olmuştu inşaat işçiliğinden.

Baba Murat 50’li yaşlardaydı. Babasının tavsiyesiyle aynı uçak fabrikasında teknik işçiydi. Hem kas gücü hem de teknik bilgisiyle çalışıyordu. Şimdilerde torun Murat temsil ediyordu aileyi üçüncü nesil gurbetçi olarak.

Baba Murat eve girerken kendi kendine söyleniyordu: “İnşallah geri dönüşü olmayan tartışmalar yaşamayız yine bu sene” diye eşine. Ama kendisi de biliyordu ki birinci geceden sonra her sene yaşanan o kuşak çatışmaları tekrar edecekti.

Hoş geldiniz fasılları, sarılmalar, öpüşmeler derken babaannenin hazırladığı sofraya oturuldu. Sofrada baldo pirinçten yapılan pilavı görünce torun Murat’ın aklına ünlü yazar Mehmet Livvarcin’in “Masa” adlı yazısı geldi ve istemsizce gülümsedi.

Yemek sonrası Baba Murat’ın beklediği gergin muhabbetin habercisi olan zil çaldı. Dede Murat’ın köydeki komşusu, can dostu Hüseyin Dayı hoş geldin demeye gelmişti. Kısa süre önce dizinden ameliyat olmuş Dede Murat’ın sağlığını sorup “Allah Hacettepe’yi yapanlardan razı olsun” dedi. Askerlik haricinde şehirden çıkmamış, pek tahsil görmemiş emekli bir inşaat işçisiydi. İkinci bardak çay içilirken pimi çekip bombayı bıraktı Hüseyin Dayı: “Almanlar bizi kıskanıyor.”

Baba Murat cevap verdi: “Tabii kıskanacaklar. Hamburg’da 250 gün yağmur var, güneşe hasretiz. Baksana bu güneşe, bu bereketli topraklara. Nerede var böyle?”

Evde sohbet devam ederken Hüseyin Dayı, torun Murat’ın parmağındaki dövmeyi gördü. “Cehenneme gideceksin, cenabet öleceksin, kâfir!” dedi. Torun Murat umursamadan cevap verdi: “Sana ne.”

Odadaki herkes sert cevabın ardından otuz saniyeliğine susmuştu. Hüseyin Dayı söylenmeye devam etti: “Ömründe gazete külahına, ince belli çay bardağıyla şemşamer almamış bir nesil bu, terbiyesiz işte.” Torun Murat üniversiteyi Almanya’da okumuş bir yazılımcıydı. Airbus uçak fabrikasında takdir gören bir mühendis olarak çalışıyordu. Polemiğe girmek istemiyordu ama altta kalan bir yapısı da yoktu. Kendisine terbiyesiz diyen Hüseyin Dayı’ya “Dalyarak” diye cevap verdi.

Küplere binen Hüseyin Dayı bas bas bağırıyordu, ağzından tükürükler çıkarak. “Terbiyesiz, ahlaksız!” diye bağırırken Baba Murat geldi gürültüye: “Ne oldu, neler oluyor?” dedi. Hüseyin Dayı, “Senin oğlan bana sövdü” dedi. Oğul, “Yok öyle bir şey, sövmedim” diye karşılık verdi. Hüseyin Dayı ikinci kez, “Bana küfür ettin!” dedi. Torun Murat, “Baba inan, küfür etmedim” dedi. Baba Murat, “Ben oğluma güvenirim, sövmedim diyorsa sövmemiştir” dedi. Dede Murat da araya girdi: “Oğlum, belki ağzından kaçmıştır ama küfür ettin.”

Baba Murat dayanamadı: “Peki ne dedi? Neyle küfür etti ki benim oğlum?” Hüseyin Dayı, “Dalyarak dedi bana” dedi. Baba Murat, “Eee nerede küfür?” diye sordu. Hüseyin Dayı tekrar: “Dalyarak dedi işte!” Baba Murat sadece güldü: “Ortada küfür yok ki.” Torun Murat ekledi: “Boş ver baba. Ağrı Dağı’nın Ağrı ilinde olduğuna inanmış birini hiçbir konuda ikna edemezsin.”

Torun Murat devam etti: “Ama baba sana bir şey sormam gerekiyor. Şemşamer ne demek?” Baba Murat cevap verdi: “Oğlum, bir çeşit çekirdek. Kuş yemi gibi olanlardan. Ona şemşamer derlerdi.” Torun devam etti: “Neden ölçü birimi olarak ince belli çay bardağı kullanılıyor ki?” Baba Murat: “Bilemedim ki oğlum. Ben küçüklükten beri öyle gördüm. Eski fuar alanında filan bardakla satılırdı.” Son bir soru daha geldi: “Neden gazete kâğıdından külah ile satılıyordu?” Baba Murat: “90’lı yıllarda gazeteler çok satardı, gazete kâğıdı ucuzdu. Sonrasında geri dönüşüm gibi fırınlarda ekmek sararlardı, çekirdek satılırdı. Hatta manavlarda gazete kâğıdından keseler olurdu meyve sebze için. Tuhaf ama o yıllarda gazete kâğıdı ucuzdu, herkes okurdu. Tuvalet kâğıdı pahalıydı, zenginler alırdı. Ben gençliğimde köye geldiğimde hep rengi solmuş plastik bir ibrik ile yıkardım kıçımı.”

Odada herkes maziye dalmışken Dede Murat, “Torun, anlat hele bakalım şu dövmenin hikayesini” dedi. “Abartılacak bir hikayesi yok ki dede. Eşimin isminin baş harfini yüzük parmağıma çizdirdim, o kadar. Esasen o da çok istiyordu bu yıl gelmeyi ama hamile, risk almak istemedik. Seneye inşallah gelir, elini öper” dedi. Küfür konusunu içine sindiremeyen Hüseyin Dayı, “Ne olacak, kendi gibi birini almıştır” dedi sinirli bir ses tonuyla. Gelinine laf söyletmeyen Baba Murat lafa girdi: “Gelinim Alman ama Murat’tan sonra Müslüman oldu. Hatta annesi de İslam dinine döndü, ikisi de kapandı. Sen Hüseyin Dayı, sen bugüne kadar hiç gayrimüslimi İslam dinine döndürdün mü?” Odada kimse konuşmadı, sadece Dede Murat’ın yüzündeki gururlu gülümseme hâkimdi.

Kapı zili çalınana kadar sessizlik sürdü. Gelen, Hüseyin Dayı’nın oğluydu. Baba Murat’ın akranı ve eski arkadaşıydı. Üniversitede tarih bölümünde öğretim görevlisiydi. Babası, onu görünce yeniden gaza geldi: “Gördün mü Murat’ın dövmesini? Cenabet gidecek zavallı!” dedi. Akademisyen oğul dövmeye baktı: “Benim tarzım değil. Canım tatlıdır, kan görmeye dayanamam ama bu aralar popüler sanırım dövme yaptırmak. Üniversitede gençlerde çok görüyorum” dedi. Hüseyin Dayı beklediği sert tepkiyi alamayınca yine sinirlendi.

Akademisyen devam etti: “Vay be, eskiye dönüş var.” Torun Murat sordu: “Anlamadım amca, neye dönüş var?” Akademisyen anlatmaya başladı:

“Dövme kültürü Güneydoğu Anadolu bölgesinde 60-70 yıl önce çok yaygındı. Kadınlar çene, dudak, el ve parmaklarına kalıcı dövmeler yaptırırlardı. Birincisi bereketli bir hayat sürmek, ikincisi de nazardan korunmak içindi. O dönemlerde dövme yaptırmayanlar ayıplanıyordu. Peki eski dövmelerin hammaddesini bileniniz var mı?”

Kimseden ses çıkmayınca devam etti:

“Anne sütü ve kazan altındaki is. Anne sütü olmadan dönemin dövmeleri tutmuyordu. Ama her annenin sütü olmazdı. Eskiler kasaba kasaba, mezra mezra, köy köy gezer; ilk doğumu kız olan bir annenin sütünü ararlardı. İlk doğan bebek kız ise o annenin sütüyle is karıştırılırdı. Hamile kadın erkek bebek doğurduysa o sütten dövme harcı olmazdı. İlk erkek, sonra kız doğurduysa yine olmazdı. İlle de ilk doğum olacak ve bebek kız olacak.”

Sohbet ilerlerken Hüseyin Dayı, “Siz yol yorgunusunuzdur, biz kalkalım. Yarın öbür gün bol bol görüşürüz” dedi. Sarıldılar, öpüştüler, vedalaştılar. Asansöre binerken Hüseyin Dayı sordu: “Hele bir söyle bakalım oğlum, Ağrı Dağı nerede?”


Öğrendiğimde şaşırdığım bilgiler:

1977 yılında İstanbul’dan bir öğrenci Hacettepe Tıp yazınca eğitim almaya Kayseri’ye geliyordu.

Dalyarak küfür değildir.

Ağrı Dağı Ağrı’da değildir.

Mehmet Livvarcin geç keşfedilmiş bir yazardır.

Dövme harcı için kız doğurmuş anne sütü şarttır.

Yorum bırakın