
Erkek kardeşim benden iki yaş küçük olmasına rağmen benden çok daha özgür büyüdü. Ben, okuldan çıkar çıkmaz eve gelmek zorundayken, onun akşam ezanına kadar izni vardı. Kardeşim misafirlerin çocukları ile oyun oynarken, ben misafirlerin çayına kahvesine bakmalıydım. O ranzanın üst katında yatardı, ben alt katta. Velhasıl kız olmak zordu bizim evde ve ben bunu kabullenmiştim. Benim asıl travmam Fatma’ydı…
Hep çalışkan bir öğrenci oldum. Her dönem takdir aldım. Sabah okula geç kalıp, yatağımı toplamadan çıkmak zorunda kalmışsam gün boyu bunun stresine girdim ve annem beni hiç yanıltmadı. Ben daha kapıdan girer girmez “Yatağını da toplamamışsın!” der ve benden bir açıklama beklerdi. Okula geç kalmamak için acele ile çıktığımı anlatmaya çalıştığımda “Fatma’nın canı yok mu? O da gidiyor okula.” diye sorardı. Komşumuz Gülsüm teyzenin kızıydı Fatma. Sessiz sakin ve güzeldi de. Sınıftaki kızlar hafta sonları birinin evinde toplanırken, ben izin alamazdım. Biraz ısrar edecek olsam “Fatma’nın canı yok mu? Hiç çıkıyor mu bak evden?” derdi annem. Düğünlerden nefret ederdim ama hepsine de götürdüler beni. İtiraz etmeye kalksam “Fatma’nın canı yok mu?” sorusuna maruz kalır, süslenir püslenir o düğüne gider, öfkemden en çok göbeği de ben atardım. Annem kaşıyla gözüyle oturmam için işaret eder, bu sefer ben “Oturmaya mı geldik buraya?” diye daha da coşardım.
Lise sonda üniversite sınavına hazırlanmak için dershaneye gitmek istedim, göndermediler. “Fatma’nın canı yok mu?” dedi annem. Ders çalışabilmek için sofradır, bulaşıktır, temizliktir gibi konulardan affımı istedim ama annem yine aynı soruyu sordu. İnat ettim, geceleri uykusuz kaldım, deliler gibi ders çalıştım ve Ankara Üniversitesi Mimarlık fakültesini kazandım. “İl dışına göndermeyiz.” dediler. “Neden ki?” diye soracak oldum, annem başka bir soru ile cevap verdi; “Fatma’nın canı yok mu?”. Fatma kazanamadı üniversiteyi. Başka bir şehirde okumama izin vermediler ama ben yine de mimar olmayı başardım. Fatma evlendi. Ben yüksek mimar olurken Fatma çocuk doğurdu. Tez savunmamın olacağı gün kahvaltının bulaşığını ben yıkadım. Acelem olduğunu söylediğimde “Fatma’nın canı yok mu? Hem çocuk bakıyor, hem evi çekip çeviriyor.” dedi annem.
Mesleğimi elime aldım, kendi paramı kazandım, düzenimi kurdum ve Faruk’la evlendim. İlk başlarda her şey güzeldi ama dördüncü yılda tartışmalarımız başladı. Her geçen gün daha da kötüye gittiğini ikimiz de fark ediyorduk. Sonunda birbirimizi daha fazla üzmeden, kırmadan dökmeden boşanmaya karar verdik. Anneme konuyu açtığımda “Fatma’nın canı yok mu?” dedi. Bir anda çıldırdım. İlk kez bağırdım anneme; “Yok anne yok! Varsa da Allah canını alsın da olmasın Fatma da Fatma’nın canı da”. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, durduramıyordum kendimi. Annem, sakin mi soğuk mu olduğunu kestiremediğim bir sesle konuşmaya başladı; “İçki içiyormuş kocası. Gülsümlerle de görüştürmüyormuş. Geçenlerde “ dedi “elleri kırılsın, dövmüş kızı”. Ağlamak, hıçkırmak şöyle dursun, nefes bile alamadım. Tüm bedenim buz kesti bir anda. Dövmüş kızı!
Düşman bilmiştim ben Fatma’yı. Genç kızlığımdan beri en büyük düşmanım o sanmıştım. Ta ki o cümleye kadar! Sonra her şey karıştı bende. Kaçtım herkesten, kendimden bile. Faruk’tan boşandım, annemden uzak olmak için başka bir eve taşındım, Fatma’yı bir daha hiç görmedim. Ne kadar kaçarsam kaçayım, silemedim o cümleyi kafamdan; “ Dövmüş kızı…”
Yorum bırakın