FAZLALIK

,

Küçük sarı saçlı kız daha terkedilmenin ne demek olduğunu bilmeden, o küçük bedeniyle boşluğa savrulmuştu. Tıpkı bir yaprak gibi savurmuşlardı… Tıpkı bir çöp gibi bırakılmıştı. Terk edilmenin adını henüz bilmeyen küçük sarı saçlı kız, yokluğun sesini tanıyordu. Kapının bir daha kapanmayışını, ayak seslerinin geri dönmeyişini… Babası onu bırakıp öylece gitmişti. Sessizce değil; gürültüsüz ama derin bir yankıyla. Bir çocuğun kalbinde yankılanan o boşluk, hiçbir oyuncağın dolduramayacağı kadar büyüktü. Gelirim demişti belki. Ya da hiçbir şey demeden gitmişti. Hatırlayamıyordu ama hissettiği her şey hala çok tazeydi. Aynı yerden kırılmıştı. Öylece terk edilmişti… Çünkü çocuklar sözlerden çok bekleyişleri hatırlar… Bekledi… Hep bekledi… Gelmesini, aramasını, merak etmesini… O günden sonra kız, her gidenin arkasından biraz daha küçüldü. Omuzları erken çöktü, gözleri erken büyüdü. Her gelenin bir gidişi olduğunu hatırlattı hep kendine… Kimseye “bırakma” diyemedi. Çünkü bırakılmanın, en çok da babadan öğrenildiğini biliyordu artık. Bırakma diyemezdi… Babası söylediğinde gelmemişti… Sevilmenin koşullu olabileceğini, gitmenin sıradan bir ihtimal olduğunu, kalmanın ise büyük bir lütuf sayıldığını… Sevilmenin koşullu olabileceğini öğrendi o gün. Bir çocuk için fazla ağır bir dersti bu.

İyi olursam kalınır, herkese kendimi sevdirmeye çalışmalıyım… sessiz olursam vazgeçilmez olunur sandı. Usul durursan, ses etmezsen, yük olmazsan sevilirdin belki. Bu yüzden duygularını anlatmak çok zordu. Ağlamadı hiç… Çünkü aciz görünürse onu sevmekten vazgeçebilirlerdi. Meğer mesele o değilmiş. Çok geç anladı… Gitmenin sıradan bir ihtimal olduğunu fark etti sonra. Bir adam için kapıyı çekip çıkmak, arkasında bir çocuğun ömrü kalsa bile, sadece bir seçenekti. Kalmanın ise büyük bir lütuf sayıldığını… İşte bunu en çok içi acıyarak öğrendi. Çünkü babası kalmayı seçmedi. Ne kızı için, ne onun saçlarını okşamak için, ne “baba” diye seslenen o incecik ses için. Sonra babasının karşısında ufaldığını hissetti. Öyle ufaldı ki minicik kaldı. Duygularını ifade edememeye başladı. Sadece dinledi yada babası dinlediğini zannetti. Aslında kulaklarını kapatmayı seçiyordu her seferinde… Onun konuşmasına bile tahammülü yoktu. Kızını kullanılmış bir eşya gibi, işine yaramayan bir yük gibi, sokağın ortasına bırakır gibi bıraktı. Geri dönüp bakmadan. Ardında ağlayan bir çocuk olduğunu bile umursamadan. Küçük sarı saçlı kız, çöp gibi bırakılmanın ne demek olduğunu kelimelerle değil, boğazında düğümlenen o sessizlikle öğrendi. Sanki bir canlı değil de artık işine yaramayan bir eşyaydı. Sanki ağlaması, kokusu, adı bile yoktu. Küçük bedeniyle boşluğa düştü. Tutacak dalı yoktu. Bir çöp poşeti gibi kenara koyulmuştu: “Sonra bakarım” denilen ama bir daha hiç açılmayan. Kimse ona “neden” demeyi öğretmedi. Sadece susmayı öğrendi. Ve suskunluğun içinde büyümeyi. Yanında ağlayan bir annesi vardı… Ve onu düşünmek zorundaydı. Ağlamamalıydı annesi üzülmemeliydi. Ve küçük sarı saçlı kız o minicik bedeniyle o gün büyüdü. O günden sonra ne zaman biri gitse, kalbinde aynı cümle yankılandı: “Demek ki yine yeterince değerli değildim.” Babalar giderken çocukların içini de yanlarında götürürler. O gün onun içinden bütün güveni söküp aldılar. O kız her davranışta bir çıkar aramaya başladı. Kimseye anlatamadı. Çünkü kim anlatır ki babasının kendisini seçmediğini? Kim söyler yüksek sesle “Ben fazlaydım” diye? Fazlalıktı babasının hayatında. En çok bu yaraladı. “Fazlalık” evde fazla olan şey çöptür ve ondan kurturulması gerekir. Babası da ilk kızından kurtulmayı tercih etmişti. Ve her gidişte aynı cümle düştü içinden: “Demek ki yine çöpe atılacak kadar kolayım.” O yüzden sustu. Sustumca büyüdü. Sevildiğinde şaşırdı, bırakılmadığında şüphelendi. Onu bırakan adam bir baba olarak kaldı. Ama o, babasız kalmayı çocuk yaşta öğrenmek zorunda bırakıldı. Ve bir çocuk, hayat boyu taşıyacağı bir eksiklikler baş başa kalmıştı. Bu eksiklik hayatının sonuna kadar hiç kimsenin tamamlayamayacağı bir eksiklikti. Babası sevsin diye senelerce hep çabaladı. Babası tarafından yeterince sevilememeyi hazmedemedi. Baba sevmezse kim severdi ki? Kim sevebilirdi? Kimin gücü yeterdi “baba” gibi sevmeye… O yüzden inanmadı kimsenin sevgisine. Zaten sevilmeye layık değildi… Babasının sevmediğini kimse sevemezdi zaten. Sevgi kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalıştı. En sonunda pes etti. Sevgi kırıntısıyla doymaktansa en korktuğu o yalnızlık dehlizinde kaybolmaya bırakmıştı kendini. Güvenilir olan belki yalnızlıktı. Kimseye içini dökmeden etrafın kalabalık olsa bile içinde yalnız kalabilmek… Lütuf olan buydu belki…Yalnızlıkla barışmayı öğrendi önce. Çünkü yalnızlık en azından gitmiyordu. Kapıyı çarpıp çıkmıyor, arkasında yankı bırakmıyordu. Sessizdi ama sadıktı. Ama sessizlikte boğuluyor gibi oldu. Kalabalıklar içinde kendine bir sessizlik yaptı. Kalabalıkların içinde yürürken içini kimseye göstermemeyi öğrendi. Gülerken ölçülü, susarken derin olmayı… Kimse fark etmesin diye içindeki o eksikliği daha güzel paketledi. Sevilince hep tetikteydi. Birinin sesi değişse, mesajı geç gelse, gözleri başka yere kaysa içindeki küçük kız hemen yere çömelirdi. “Şimdi gidecek” derdi. “Şimdi beni bırakacak.” Çünkü sevgi onun için hiçbir zaman güvenli bir yer olmadı. Hep geçici, hep geri alınabilir, hep şartlıydı. Bir babanın yarım bıraktığı yerden kim tamamlayabilirdi ki? Kim bir çocuğun kalbine “Sen kalıcısın” diyebilirdi inandıracak? Belki de bu yüzden kimsenin sevgisi inandırıcı gelmedi. Herkes yapmacık ve sahte geldi. O yüzden güçlü olmayı seçti. Ama bu güç dimdik durmaktan değil, hiç kimseye  yaslanmamaktan geldi. Ağlamayı yalnız öğrendi. Kırılmayı sessiz yaşadı. İhtiyaç duymamayı erdem sandı. Babasının yokluğunu bir ömür telafi etmeye çalıştı. İnsanlara fazla verdi, fazla anladı, fazla sabretti. “Belki böyle kalırlar” diye. Ama kalmadılar. Çünkü mesele onun ne kadar iyi olduğu değildi. Mesele, ilk gidişin bir baba tarafından öğretilmiş olmasıydı. Ve şimdi… büyümüş hâliyle bile içinde hâlâ o küçük sarı saçlı kız var. Kapının önünde bekleyen. Sesleri dinleyen. Ayak seslerini ezberleyen. Artık biliyor. Bazı insanlar gider. Bazı babalar da. Ama hâlâ şunu öğrenemedi: Gitmeyenin suçsuz olduğunu. Çünkü terk edilmek bir kez öğrenildi mi, hayat boyu kendini suçlama refleksiyle yaşanıyor. Ve belki de en acısı şu: O kız, bir gün gerçekten sevilse bile içinden bir ses hep fısıldayacak: Dikkat et… Buda geçici olabilir. Biliyorum. Artık biliyorum. Giden herkes babam değil. Her sessizlik terk ediş değil. Her geç kalan, beni bırakmak zorunda değil. Bunu aklım biliyor. Ama içimdeki kız bilmiyor. O hâlâ bir ses tonundan vazgeçilmeyi, bir bakıştan değersizliği çıkarıyor. Hâlâ sevgiyi bir imtihan gibi yaşıyor. Kazanırsam kalınır, kaybedersem silinirim sanıyor. “Bu döngü” diyorum adına. Ama adını bilmek içinden çıkmaya yetmiyor. Çünkü bazı yaralar mantıkla iyileşmiyor. Çünkü beden

akıldan önce hatırlıyor. Biri yaklaştığında ilk refleksim kaçmak. Ama gitmelerine de dayanamıyorum. Kal dersem küçüleceğimi, susarsam kaybolacağımı biliyorum. Arada kalıyorum. Hep. Sevilmek istiyorum ama güvenemiyorum. Güvenmek istiyorum ama içimde bir çocuk valiz toplamış bekliyor. Bazen kendime kızıyorum. “Artık büyüdün” diyorum. “Geçti bu” diyorum. Ama geçmiş hiçbir yere gitmedi ki. Babamın kapıyı çekip çıkışı, beni öylece bırakması benim içimde hâlâ sürüyor. Her ilişkide aynı kapı yeniden kapanıyor. Sorun şu ki kime kızacağımı da bilmiyorum artık. Gidenlere mi? Kalanlara mı? Yoksa hâlâ o kapının önünde bekleyen kendime mi? Çıkışı görüyorum. Evet. Ama adım atamıyorum. Çünkü ya çıkarsam ve kimse gelmezse? Ya bırakılırsam bir kez daha? O yüzden dönüp dolaşıp aynı yerde duruyorum.Tanıdık olan acıyı bilinmeyen iyiliğe tercih ediyorum. Belki de en büyük itirafım bu: Terk edilmekten değil, terk edilmeden kalınabileceğine inanamamaktan korkuyorum.

Ve hâlâ…

bunu nasıl öğreneceğimi bilmiyorum…

Yorum bırakın