Çalan Şarkılar: Crywolf- Anachronism,Neverland,Celestina,Tenebrescence

Perde 1- Düş

Yırtık tişörtüyle su birikintisinin yanında oturuyordu. Tahminine göre sadece o vardı. Yara bere içindeki vücudu her şeyi anlatıyordu. Eğildi ve sudan bir yudum daha içti. Tadı değişikti. Leziz ve berbat arası… Kafasını çevirirken bir şey göz bebeklerinin kenar yuvarlağına erişti. Sanki bulunduğu gezegende gördüğü en güzel şeydi bu. Kırmızı saçlarıyla karşısında durmuş, gülümsüyordu Lon’a. Rüzgar saçlarını havalandırdı, sudaki canlı ise daha hayran bir şekilde ona bakıyordu. Sudan “Selamm” diye bağırdı. Bu durum bizim elemanın birkaç saniyeliğine de olsa küçük dilini yutmasına sebep olmuştu. “Selam” dedi endişelenerek. Saatlerce konuştular, günler sanki kum tanesi misali geçiyordu. Lon ne acıkıyor ne susuyor ne de başka bir ihtiyacını hissediyordu, çiş bile yapmamıştı bu sürede. Düşmanını, en büyük görevini, bulması gereken insanları unutmuş sadece yüzeyi izliyordu. Yıldırımlar çakıyor, mevsimler atlıyor, meyveler dallardan düşüyor ama bu oğlan uyanmıyordu. Sudaki şey, bu aralarındaki samimiyetin ilerlemesi üzerine onu sıvının içerisine davet etti. Lon çok heyecanlandı. Hazır olduğunda ona seslenmesini istedi, gelip onu çok güzel diyarlara götürebileceğinden bahsetti ve gözden kayboldu…

Ara

Lon çok farklı duygular içerisindeydi. Boynundaki telsizi tamamen kapatmış, bütün emirlere itaatsizlik yapmış ve kendi bildiği yoldan devam ediyordu. Zihnini büyülü zincirler tutuyor düşünmesine izin vermiyordu. En yakın arkadaşı neler olduğunu tahmin etmiş, kanatlı dostuyla beraber 12 lümen saati mesafeden yanına gelmişti. Onu bulduğunda bitik haldeydi. Durumu kurtarmak için zihnini sıfırlaması gerekiyordu fakat o bunu yapamazdı.

Perde 2- Izdırap

Onu çağırdı.

Suya girdi.

Hiçbir harekette kontrolü yoktu sanki.

Ateşli yollardan, beyaz diyarlardan geçtiler.

Hayal gördüğüne emindi ama kanıtlayamazdı.

Ve durdular.

Lon bütün teçhizatını geldiği yerde bırakmıştı. Sudaki kırmızı saçlı canlı günler geçtikçe değişiyordu. Saçları kısalıyor, kuruyor ve derisindeki parlaklık sönüyordu. Etraftaki meyve yüklü ağaçlar iğrenç kokular yaymaya başlıyor, ortalık çöplüğe dönüşüyordu. Ne olduğunu anlamıyordu. Soruyordu ama cevap alamıyordu. Sadece “Senin suçun” diyen bir şey vardı karşısında. Canlı dört ayak üzerine inmişti artık yeleleri çıkmış ve Lon’a nefretle bakıyordu. Buradan gitmesi gerektiğini bilse de boğazındaki pençelerden kurtulması için çok fazla çabalaması gerekecekti. Ona yardım edecek biri de kalmamıştı, nerede olduğunu bilen biri bile yoktu. Bunu o seçmişti. Savaşacaktı artık karşı koyacaktı çektiği acıya. Fakat canavar buna izin vermiyordu. Bütün baskıyı ele geçirmiş üzerine çullanmış ensesini sıkıyordu durmadan. Zorlukla nefes alıyordu Lon. Verdiği mücadeleden sonuç almaya başlamıştı akıllanmış gibiydi. Ama hala canavar kadar güçlü değildi. Anıları ve amacı aklına geldi, arkadaşları, hayatı. Aldığı hasarı atlatması uzun sürecekti güçlü biriydi aslında, başarabilirdi. Mücadeleyi bir anda canavar bıraktı. Lon “Gel benimle dövüş seni lanet olası!” diye bağırıyordu. Hala peşinden gidiyordu canavarın, ondan özür diliyordu, sonra tekrar birbirlerine giriyorlardı. Suda boğuluyorlar, gökyüzünden nefessiz kalana kadar yükseliyorlardı.

Ve düştüler

Sonsuzluğa doğru

İki farklı evrene

Biri yükselirken

Diğeri düşüyordu

Ters yönlere

Yorum bırakın