Tepenin üstünde boşluğun ortasında sessizce beyninin sesini dinliyordu ve duruyordu. Onları bekliyordu. Biraz sonra ortaya çıkacak kocaman taş yapıları. Hava serindi, üzerinde beyaz üzerini örten bir kıyafet vardı. Bağdaş kurdu. Odaklandı. Durumunu düşünüyordu, yaşadıklarını, başına gelen şeyleri. Kendi yükseltisi haricinde hiçbir şey yoktu etrafta, bulut süzmeleri dışında. Tapınakçı karanlığında yok olduğunda taş tiranı ortaya çıktı, gürültülüydü gelişi. Selam verdi, onu bekliyordu, elini uzattı ve onu omzuna koydu. Sohbet etmeye başladılar. Her şey iyi gidiyordu. Tiran onu seviyordu, merak ediyordu, daha çok zaman geçirmek istedi, mümkün değildi. Sonra onu kulesine koydu ve yola koyuldu.
Zaman geçmişti, tekrar gelmedi veya gelemedi. Bahaneler hep mevcuttu. Artık bir süre gelmeyeceğini biliyordu. Kafası rahat mıydı? Taş tiranı her gün su dalgalarını yükseltip ona ulaşmaya çalışıyordu. Birkaç gün yüzdü bu dalgaların içinde. Onun yanına gitti bu yolla soyut bir şekilde de olsa. Tekrar bu kadar sık olmamasını istedi. Sular ona ulaşsa bile o meditasyonunu geliştiriyordu, umursamadı. Sadece uygun olduğunda bunu kabul etti.
Uzak diyarlarda bir tiran daha vardı. Diğer tiran gibi miydi? Ateş tiranıydı o. Daha farklıydı. Kesinlikle çok garip. Kendisine benzeyen yanları olduğunu hissetti tapınakçı. Yavru ejderhalar ile ona mesaj yolladı. Tiran da bu durumdan memnundu. Bir süre etkileşim bu yolla sürdü. Sonra yeni tanıştığı ateş tiranı da onun yanına geldi ve durdu. Elini uzattı onu omzuna aldı. Tapınakçı ne olduğunu anlamasa da zaman geçiyordu. Onunla farklı diyarlarda dolanıyorlar, gezegenleri aşıyorlardı. Fakat bu tiranın üzerinde yaralar vardı. Ateş tiranının omzunda yükselirken sıcaklık önce tenine, sonra düşüncelerine işliyordu. Her adımında altlarında yanan zemin çatlıyor, kızıl ışık yukarı doğru vuruyordu.
Tapınakçı sessizdi ama gözleri konuşuyordu; gördüğü her izi kaydediyordu. Yaraları daha yakından seçiliyordu şimdi. Derin oyuklar. Kapanmış ama unutulmamış kesikler. Bazıları hâlâ sıcaktı. Elini uzattı. Tereddüt etmedi bu sefer. Parmakları ateş tiranının yüzeyine değdiği anda bir titreşim yayıldı. Sanki dokunduğu şey et değil, bastırılmış bir anıydı. “Bunu kim yaptı?” diye sordu. Ateş tiranı durmadı. Ama yürüyüşü değişti. Altlarındaki zemin daha sert çatladı. Nefesi düzensizleşti. Alevler kontrolsüz bir şekilde yükselmeye başladı. Tapınakçı sorusunun havada asılı kaldığını hissetti. Cevap gelmemişti ama bir şeye dokunmuştu. Yanlış bir yere. Bir adım daha.
Sonra —
Gürültü. Keskin. Ani. Bastırılamayan bir patlama gibi. Ateş tiranı bir anda durdu. Hiç uyarı vermeden. Omzundaki ağırlığı fark etmiş gibi başını hafifçe çevirdi. Göz göze geldiler. O an… zaman inceldi. Tapınakçı ilk defa net gördü: Öfke değil. Korku.
Ve hemen ardından —
Bir refleks. Sert, düşünülmemiş, savunmadan doğan bir hareketle ateş tiranı kolunu savurdu. Dünya yer değiştirdi. Tapınakçı havada bir an asılı kaldı. Sesler sustu. Alevler uzaklaştı. Sonra yer hızla yaklaştı. Çarpış. Toz yükseldi. Isı hâlâ tenindeydi ama artık mesafeliydi. Ateş tiranı uzaklaşıyordu. Adımları ağırdı ama geri dönmüyordu. Sanki yaptığı şeyi anlamış ama durduramamış gibiydi. Tapınakçı yerde birkaç saniye kıpırdamadan kaldı. Nefes aldı. Verdi. Acı vardı ama tanıdıktı. Yavaşça doğruldu. Üzerindeki tozu silkti. Gözlerini kaldırıp uzaklaşan ateş tiranına baktı. Ardından bakışlarını geri çekti. Denge yeniden kuruluyordu. Merkezini buldu.
Kendi kendine bu deneyimi düşünüyordu. Eski yazıtlardan anlamlarına bakıyor onunla tekrar göz göze geldiğinde ne yapması gerektiğine ona hükmetmenin yollarını arıyordu.
Ejderhalar bitmiyordu, kendini geri çekse de sürekli kulağına fısıldanan cümleler… Odağını bozuyordu. Sinirlendi. Kendi cam odasında hiçbirinin girişine izin vermedi. Bağlantısını kopardı. Uzaklaştı. Geri çekildi. İsterse gelecekti.
Şelalenin önünde ritüelini yapıyordu. Bir koku duydu. İlk zamanlarda gelen su sesi. Tadı garipti. O geliyordu. Özlemişti. Tekrar görmek istiyordu. Davet gelmişti. Kendi diyarına çağırıyordu tapınakçıyı. Bir seferlik gidebilirim diye düşündü. Hazırlığını yaptı, yola koyuldu.
İlk tiran ona hazır değildi, bekletti görüşünü. Geldiğinde ise bu sefer onu omzuna koymadı. Kocaman yapısında gezinmesine izin verdi. Tapınakçı bunun doğru olmadığını biliyordu ama keşfetmekten zarar gelmezdi.
Ve ilk tiran gezegeni terk etti. Güneş ışınlarını düşünüyordu bu sefer su dalgaları yerine.
Herkesin ritüeli için ana yapıda toplandığı vakitte ateş tiranı tapınakçıya ulaştı. Yine ejderhalar mesajları getirip götürüyordu. Bazıları yolda yanıyordu. Denge arıyordu sadece ateş değil. Su dalgaları da istemiyordu. İstediği şey zihnindeydi sadece. O kıyafeti tiranlara giydiriyordu. Cezalıydı. Zihni tarafından tüm vücuduna. Zevk alıyordu acıdan. Belki de boşluk dolduruyordu sadece. Sıkıldı. Böyle olmaması gerekiyordu. Yazıtları değiştiremezdi ama. Biraz suda yıkanmış biraz da cayır cayır yanmıştı. Ateş güçlüydü. Bırakmıyordu peşini.
Tapınakçı arkadaşlarının bulunduğu bir yere gideceğini söyledi ateş tiranını. Çok iyi hissetmese de geleceğini belirtti tiran. O tapınakçıyı elinde tutuyordu. Omzuna koymuyor veya gezip not almasına izin vermiyordu. Diğer gün ateş tiranı ile tekrar denk geldi gezisi sırasında. Fakat ilerleyen anlarda ortalık karıştı tiran soğuyordu dengeye geliyordu. Tapınakçı şaşırdı. Çalışmaları, yazıtlar, meditasyonlar işe yarıyor gibiydi. Tiran kontrolü tapınakçıya bırakmak istiyor, sorumluluk almak istemiyordu olacaklar için. Tapınakçı ne istediğini sordu tiran ise aynaladı onu aynı soru geri geldi. Sessizlik aralarında olan durumu çözmeye yetmiyordu. Tapınakçı netlik arıyor fakat bu kaosun aydınlanacağına sadece inanmakla yetiniyordu.
Mabedine döndü bağdaş kurdu gözünü kapattı.
Yorum bırakın