Zekeriyya Tâmir *
Çev: Hüseyin Şahin
Bodrumunda oturduğumuz devâsa binanın yedinci kat balkonundan komşumuzun
bize baktığını farkettik. Ellerimizi sallayıp seslenmek sûretiyle, hakkında bildiklerimizin bizi cezbettiği komşumuzun, ertelenmesi mümkün olmayan çok önemli bir iş için yukarıdan aşağıya inmesini ricâ ettik. Çağrımıza kulak vermesinde hızlı davranması bizi şaşırtmadı.
Ona şöyle dedik:
-Yukarıda tek başına ne yapıyorsun, canın sıkılmadı mı?
O da şen şakrak bir tavırla bize şöyle dedi:
-Asıl siz aşağıda ne yapıyorsunuz?
Dedik ki:
-Bir gün görmeyi hiç ummadığın şeyleri gözlemlemek için biraz bizimle dolaşmaya ne dersin?
O da şöyle dedi:
– Teklif etmiş olduğunuz şey ilgimi çekmiyor. Üstelik görmediğim veya bilmediğim hiçbir şey de yok.
Biz de:
O halde tecrübe et, ki bizim yalan söylemediğimizi göreceksin, dedik.
Ve yeryüzünde birlikte dolaşmaya başladık. Yardım isteyen çığlıklar peşimizi bırakmıyor ve gitgide bizi kuşatıyordu.
Adamlar gördük, kendilerinden başkasını sevmeyen kadınlar için mezarlar kazan.
Nice büyüleyici kadının mumdan ve ipekten kuklalara dönüştüğünü gördük.
Daracağaçları gördük, çocukların ve serçelerin sarkıtıldığı.
Akıtılmış kanın beyaz bir gülü kırmızı güle çevirdiğini gördük.
Nehirler gördük, kumlardan su dilenen.
Toz olan heybetli dağlar gördük.
Anneler gördük, çocuklarını çöp konteynerlerine atan.
Annelerini ve babalarını gülerek tekmeleyen oğullar gördük.
Adamlar gördük, düşkünler yurdunda kalabilmek uğruna ayaklarını kesen ve bundan hiç pişmanlık duymayan.
Kendilerini satışa çıkaran, müşteri bulamadığında ise kederlenen adamlar gördük.
Tapınılan ve itaat edilen putlar gördük, onlara isyân edenlerin daha dünyadayken ateşe atıldığını…
Yıldızlar gördük, yok olup gitmeden önce kendilerini uğurlamak için başları yere eğik insanlara yakaran.
Nasıl uçacağını unutan kuşlar gördük.
Cinnet geçiren filler gördük, ürkmüş tavşanlara kendilerini yemelerini ertelemesi için yalvaran.
Korku içinde miyavlayarak sığınacak delik arayan kedileri, son sürat kovalayan fareler gördük.
Nice güzel sözler gördük, boğulan.
Ağlayan kayalar gördük.
Şehirlerin üzerine doğduğu bir ay gördük; ölümden daha korkunç bir şeyden kurtulmak arzusuyla intihâr edenlerden başka kimsenin kalmadığı.
Gece boyunca ağlayıp gündüzleri kahkahalar atarak gözyaşlarını silen şehirler gördük.
Mahkûmlar gördük, hapishaneden çıkacakları günü istemeyen.
Kabirlerde doğan ve kabirlerde ölen topluluklar gördük.
Çocuklar gördük, ne gülmeyi ne de ağlamayı bilen.
Gözleri bağlı idam anını bekleyen nice halklar gördük; cellatların sırf onların dehşetini seyretmekten keyif almak için infazını geciktirdiği.
Meraklı gözlerle, her şeyin farkında olan o bilge komşumuza baktık. Suratı asık ve öfkeliydi. Sanki azap çektiklerini gördüğü o kimseler, kurtarmaktan aciz kaldığı kendi öz evlatlarıydı. Oysa bir gün olsun, vaktiyle ikamet ettiği o yere dönmeye yeltenmedi. Ve azap görenlerin sayısı arttıkça arttı.
*Modern Arap Edebiyatı’nda kısa öyküleriyle öne çıkan, 1931 doğumlu Suriye’li öykücü ve yazar.
Eserlerinde genellikle otorite, toplum, yabancılaşma, trajedi, sürrealizm gibi temaları işlemekle beraber bu kavramları ironik bir dille ele almaktadır.
Yorum bırakın