
Ben bir Korkuluk, sen minik bir Serçe.
Üzerime geçirdikleri şu ekose gömleğin içinde kalbim yok sanıyorlar. Oysa saman balyalarından örülmüş göğsümde, tarlanın bütün sessizliğini saklıyorum. İnsanlar beni buraya diktiğinde, sana “canavar” dediler, bana “muhafız”. Zâhir ve Bâtın… Bilmiyorlar ki ben, seni korkutup kaçırmak için değil; olur da yorulursan o minik kanatlarını dinlendir diye kollarımı iki yana açtım. Bekliyorum.
Sen ise gökyüzünün o hür maviliğinde süzülürken, bana hep ürkek bakıyorsun Serçe.
Kaç kere seslendim sana rüzgârın uğultusuyla, duymadın mı? Şapkamın kenarından sarkan ipler, rüzgârda sana el salladı; sen tehdit sandın. Oysa ben, çiftçinin cebinden aşırdığım birkaç buğday tanesini, şuramda, tam yaka cebimde senin için saklıyorum. Gelip alsana Serçe.
Herkes baharı bekler, ben ise hasat vaktinden korkarım. Çünkü hasat demek, senin bu tarladan gitmen demek. O biçerdöverler korkunç gürültüleriyle girdiği zaman tarlaya, benim ayaklarım toprağa saplı, kaçamam. Ama sen gitme diye, gerekirse o demir dişlilerin arasına ben atarım kendimi. Samanlarım havaya savrulur, gömleğim yırtılır ama belki o kargaşada bir kez olsun kanadın yüzüme değer. —Keşke—
Dün omzuma koca bir karga kondu. Pençelerini nasıl da geçirdi kumaşıma. Canım yandı sanma, senin kıskançlığından kavruldum. O kara kuşun durduğu yerde sen olmalıydın Serçe. O, gözlerimi oymaya çalışırken, ben senin o boncuk gözlerinin hayalini kuruyordum. Kovmadım onu, kıpırdamadım bile. Çünkü hareket edersem, uzaktan beni izleyen seni de ürkütürüm diye aklım çıktı. Olur da beni de seni avlamak için pusuya yatan hınzır kedilerle aynı kefeye koyarsın…
Aşk, biraz da hareketsiz kalmakmış Serçe.
Yağmur yağdığında halimi bir görsen… O bol gelen ceketim sırılsıklam olup ağırlaşınca, boynum bükülüyor. Utancımdan sanma, sırf yağmur damlaları şapkama çarpıp sana sıçramasın diye eğiyorum başımı.
Bilirim, sevginin işarı fedakarlıkla olur.
Bazen diyorum ki; keşke bir fırtına kopsa da yerimden sökse beni. Sürükleyip senin yuvanın olduğu o yaşlı çınar ağacının dibine bıraksa. O zaman belki tahta bacaklarım kırılır, insan suretim bozulur ama hiç olmazsa yavrularına taşıdığın solucanları yakından görür, cıvıltılarınızı işitirim. Kim bilir belki bir selam olsun esirgemezsin o zaman, bedenimden geriye kalmış ne idiğü belirsiz tahtalardan.
Bana “cansız” diyorlar. Doğrudur, damarımda kan akmaz. Ama seni her gördüğümde içimdeki samanların nasıl tutuştuğunu bir bilseler, bu tarlayı yangın yeri sanırlar. Yüreğim en az seninki kadar sıcak!
Ne olur şu gönlümü teskin et! Benim hızırım da sensin evliyam da.
Bir gün, belki kışın en sert ayazında, yiyecek hiçbir şey bulamadığında… Belki o zaman çaresizlikten gelirsin yanıma. Korkma, ben kışın üşümem. Gerekirse içimdeki tüm samanları çıkarır, sana sıcak bir yuva yaparım sol yanımdaki o yırtık cebimde. Sen yeter ki gel.
İnsanlar beni bostanı koruyayım diye dikti. Ben ise bostanı boşverdim, bir tek seni bekliyorum.
Gel, o minik ayaklarınla omzuma kon. Söz veriyorum, nefes bile almayacağım ürkmeyesin diye. Zaten alamazmışım, ben bir Korkulukmuşum Serçe.
Ama sen yine de gel. Belki bir masalda, bir Korkuluk ile bir Serçe, dünyayı beraber seyrederler.
Duyuyor musun Serçe?🪁
Mehmet Şerif İlhan için bir cevap yazın Cevabı iptal et