
“Akşama Lemanlar gelecek, aklında demi?” diye hatırlattı Mualla. Leman Mualla’nın ayrı yumurta ikizi ama öyle böyle değil, çok ayrı yumurta bunlar. Sanırsın baldızı tavuk, bizimkini horoz yumurtlamış. Bizim kız isteme işleri falan olurken il dışında üniversite okuyordu Leman. Çok sonra gördüm ben Leman’ı. “Bu da ikizi!” diye tanıştırdıklarında köprüden önceki son çıkışı çoktan geçmiştik biz. İki oğlan doğurdu Leman. Mualla doğuramadı. Sormadım ben de sen niye doğurmuyorsun diye. Oğlanların büyüğü yirmi yaşında, küçüğü on dokuz. İkisi de okumadı. Biri oto elektrikçinin yanında çalışıyor, diğeri fırında. Mualla doğursa bizimki en kötü mühendis falan olurdu ama doğuramadı. Sormadım ben de niye doğurmadın diye.
Masayı da değiştiremedik gitti!” diye söylendi Mualla. Bu cümle yemekli misafir hazırlıklarına başlamak için bir gong sesidir bizim evde. Lafını sokar ve talimatlarını peş peşe sıralamaya başlar Mualla. “Liste dresuarın üzerinde, su da söylenecek, somun alma, hani lavaştan kalın oluyor ya biraz, ondan al ama çok alma, kalıyor bayatlıyor. Ha Niyazi biberler acı olmasın bak enişte yemiyor biliyorsun.” Bilmez miyim hiç? Basur var Timuçin’de. Acı yedi mi azıyormuş basuru. Adam basurlu basurlu kaptı Leman’ı. Allah sahibine bağışlasın, gözümüz yok.
Zil çaldığında sofra çoktan hazırdı. Direkt masaya geçildi. Herkesin yeri belli masada. Ben masanın başında, bacanak benim karşımda. Oğlanlar masanın sağında, kadınlar sık sık kalkacaklarından sol tarafta mutfağa yakın tarafta. Bizde çocuk yok zaten, olmadı. Sormadım bizde neden yok diye. “Üniversiteye kaydoldum bacanak ben açıktan,” dedi Timuçin, “maaşta çok fark etmiyor da emeklilikte ediyor.” Bir devlet dairesine çalışıyor Timuçin teknisyen olarak. “Oku tabi,” dedi büyük oğlan “biz okuyamadık, sen oku”. Küçük hemen peşinden “Aynen, gerekirse ceketimizi satar okuturuz seni.” dedi. Timuçin güldü, ben olsam gülmem. Çakıveririm ağızlarının üstüne birer tane.
Çorbalardan sonra tavuğu getirdi Mualla. “Rakı içer miyiz bacanak?” diye sordum “E hadi içelim birer kadeh” dedi Timuçin. Kadehleri almaya kalktım ki “Benim de canım çekti şimdi, bir kadeh de ben içerim enişte” dedi Leman. Baldo pirinç gibi kadın. İster dolmaya koy, ister pilava, ister oku, sınava girecek öğrencilerin cebine koy. Kalbimi bozduğumdan değil, öylesine diyorum. Bir umut Mualla’nın gözüne baktım, kaşlarını kaldırdı yukarı iki kez. Tek seferde anlayamam ya ben, şeddeli kaş atıyor bana. Üç bardak alıp döndüm masaya. Tam kadehleri tokuşturacakken “Eşimin okul hayatına.” dedi Leman. Ulan adamda basur var basur. Eğitim hayatıymış. Asabım bozuldu, diktim kadehi tepeme, fondip. Kadehimi doldururken çaktırmadan sokulup “Çok içme!” diye uyardı bizimki. “Tamam, tamam.” deyip kestirip attım. Eşinin okul hayatına kaldırıyormuş kadehini. Gözümüz yok, aman bozulmasın ağzınızın tadı Leman Hanım. Beşinci kadehten sonra yeğenlerimi öptüm kokladım doyasıya. İkisi de aslan gibiler maşallah, boylu poslu.
Saat gece yarısını geçmişti kalktıklarında. Zar zor koltuğa uzandım ben. Mualla masayı topladı. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Yine de duydum Mualla’yı. “Nemize lazım şu koca masa. Değiştiremedik gitti. Hepi topu iki kişiyiz.” derken ağlıyordu Mualla. Sormadım ben de neden ağlıyorsun diye.
H. Özdemir için bir cevap yazın Cevabı iptal et