Uzun süredir görüşmediğim Almanya’dan kuzenim Murat ile çarşıda buluştum. Klasik hasret sarılması ve özlem dolu konuşmaların ardından oturup çay içelim dedik. Çayın dolusu gelip boşu gidiyordu masadan.
Bir ara Murat, sipariş ettiğim ikinci el dolma kalemleri göğsünde taşıdığı Almancı çantasından çıkardı. Murat, “Abi bunları niye istediğini anlamadım ama sana sıfırlarını da alırdım.” dedi.
“Dedim ya Murat, bana ikinci el, kullanılmış olanlar lazım. Tamir ve tadilatını ben yapacağım, koleksiyonum için.”
Yedi tane kullanılmış eski dolma kalem verdi bana. Aklımdan tamiratlarıyla ilgili bir sürü alternatif geçti.
Murat ile konuşurken kuzenim yan masadaki bir kızı kesiyordu. Göz teması kurduktan sonra kuzen direkt kıza sordu:
“Merhaba, öğrenci misiniz?”
Kız, gerek kılık kıyafetimizden gerekse ona doğrudan götürme amaçlı bakışmalarımızın olmadığından sohbete dahil oldu.
“Evet, Edebiyat Fakültesinde öğrenciyim.” dedi.
Kuzen ikinci soruyu sordu:
“Edebiyat ha… Hangi yazarları seversin?”
Kız hiç tereddüt etmeden:
“Rasim Kaygusuz. On kitabını okudum en son.” dedi.
Kuzenin gözleri parladı; “Ne kültürlü kız.” diye düşündü. Kızın mevcut zekâsıyla yaptığı espriye cevap verdim:
“Ben de Mustafa Delioğlu’nun renklendirdiği on iki kitabını okudum. Ali İpek karakterinin” dedim.
Kuzen kıza baktı, ben kuzene baktım. Kalktım, hesabı ödedim ve mekândan çıktık.
Yolda sohbet ederken kuzen:
“İzledin mi Masumiyet Müzesi’ni abi? Herkes onu konuşuyor.” dedi.
Ben de:
“Yok, daha izlemedim ama haklısın, çok popüler bu aralar. Kitap 2008’de çıkmış, bugüne kadar dokuz bin satmış. On sekiz yıl sonra dizisi çekilince bir haftada yirmi bin daha satmış. Ben bu rakamlara takıldım Murat. Demek ki dijital medya tanıtım için daha önemli.” dedim.
“Sen izlemiş gibisin, sevdin mi diziyi?” diye sordum.
“Yok be abi, sevmedim. Klasik fakir kız-zengin erkek ilişkisi.” dedi ve devam etti:
“Zengin bir erkek var, başka bir kadınla nişanlı ama arada 18 yaşına yeni girmiş kız kuzeniyle birlikte oluyor. Kızın memeleri filan apaçık görünce televizyonda annemler kızdı, devamını izlemedi. Ama ben sardıra sardıra devam ettim. Kızın ailesi fakir, kiralarını bile ödeyemiyorlar. Ev sahibi evden atıyor bunları. Sonra başka bir eve taşınıyorlar. Bu evde adam kısa yoldan zengin olmak için tüm parasını faize yatırıyor ve bankerlere kaptırıyor. Adam hasedinden ölüyor. Sonuna doğru küçük kız, zengin akrabasıyla evlenmek için şartlarını söylüyor: Otomobille Paris’e gideceklermiş, Paris’ten ev eşyası almak için. Yolda trafik kazasında ölüyor kız. Adam da kızın içtiği sigara izmaritlerinden müze yapmış işte.”
“Bayağı ilginç bir özet oldu Murat, hiç de izleyesim kalmadı diziyi.” dedim.
“Yok abi, izle diziyi; kızın memeleri güzel.” dedi ve devam etti:
“Ama Avusturya Konsolosluğunu takdir ettim. Vize başvurusu için gittiklerinde konsolos kıza soruyor:
‘Madem dulsun ve çalışmıyorsun, nasıl geçiniyorsun?’
Kız utancından cevap veremiyor. Diyemiyor ki sponsorum sağlam, Neyse abi, sen izle diziyi işte.”
“Bayağı karışık bir diziye benziyor. Şimdi izleyip kafamı yoramam. Murat, böyle ilginç ilişkileri seviyorsan bizzat şahit olduğum bir anımı anlatayım sana.”
Ben Erciyes Üniversitesinde edebiyat okurken Perihan adında bir kız vardı. Bilgisayar mühendisliği okuyordu. Güzel desen güzel değil, çirkin desen çirkin değil. Muhafazakâr ama kapalı değil; açık başlı ama dekoltesiz bir kızdı. Zamanla göz aşinalığından arkadaş da olduk.
Tuhaf bir hikâyesi vardı kızın. Anne babası Ankara’da terziymiş. Zamanla işleri iyi gidiyor, yıllarca biriktirdikleri emekle dükkânı satın alıyorlar. Sonrasında yan dükkânı da alıyorlar. Çok şık erkek takım elbiseleri dikiyorlarmış; ikisi de hem terzi hem stilistmiş.
Ankara gri bir şehir; herkes takım elbise giyiyor. Arada milletvekili danışmanları da geliyormuş. Her milletvekilinin boş yere maaş aldığı üç danışmanı olduğunu düşünürsen müşteri portföyü iyiymiş yani.
Zamanla bitişikteki üçüncü dükkânı da alıyorlar. Çok yoğun ama çok mutlu bir yaşantıları varmış. Ta ki kız ortaokul birinci sınıfa giderken annesi Kızılay’da trafik kazası geçirip vefat edene kadar.
Yedi sekiz ay sonra bekar baba böyle gitmeyeceğini düşünerek tekrar evleniyor. Kendi bünyesinde çalışan bir terzi kadın ile düğünsüz nikâh yapıyorlar.
Yine yoğun, yine mutlularmış. İki sene geçmeden pasajdaki dördüncü dükkânın da mülkiyetini alıyorlar. İşler büyüyor, çalışan sayısı yirmiye yaklaşmış.
Lise ikinci sınıfa başlayacağı yaz tatilinde kızın babası kalp krizinden ölüyor. Allak bullak olmuş kız, kaderine isyan noktasına gelmiş. Bir sene sonra ÖSS-ÖYS çalışırken üvey annesi yeniden evlenmiş.
Kız diyordu ki:
“Eve bir giriyorum; anne anne değil, baba da baba değil.”
Kız arkadaşım ne üvey annesinden ne de üvey annesinin evlendiği üvey babasından hiçbir zarar görmemiş. Hep kendi kızları gibi bakmışlar, saçının teline bile kötü muamele yapmamışlar. Kısacası düzgün insanlarmış ama ne de olsa kan bağı olmayan yabancı insanlardı.
Yıllar sonra İstanbul’da gördüm kızı. Göz altı torbalarıyla çökmüş durumdaydı. Hemen tanıdım. Sarıldık, öpüştük, eski günleri yad ettik.
Evlenmiş bizim kız. Hatta boşanmış bile. Amerikan teknoloji şirketlerinde danışmanlık yapıyormuş. Yıllarca kalite departmanında çalışmış, kodlama programları yazmış. Hatta Türkçeye bir cümle bile kazandırmıştır:
“Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.”
Ama kötü bir evlilik de sığdırmış yaşantısına.
Anlatmaya başladı:
Evlendiğinde eşi de aynı firmada çalışıyormuş. “Zaten para sıkıntımız yoktu, Ankara’dan maaşımın beş katı para geliyordu.” filan dedi.
Kocası Nejat, öksüz ve yetim büyümüş. İyi bir insan gibi pazarlamış kıza kendini. Sadece parası için evlenmiş, servet avcısıymış. Kızla evlendikten sonra iş yerinden ayrılmış; gün boyu sanal bahis ve bilgisayar oyunu oynuyormuş. Bir süre sonra boşanmışlar.
İşin komik tarafı devlet, kıza boşandığı kocasına her ay iki asgari ücret nafaka bağlamış. Ve Kadıköy’de sahip oldukları ev de kocada kalmış.
“Vay adaletini seveyim abi.” dedi Murat şaşırarak.
“Keşke ince eleyip sık dokusaymış evlenmeden adamı.” dedi.
Ben de:
“Eleme değil Murat, doğrusu eğirmek.” dedim.
“Almış mı, kabul etmiş mi kocası evi ve nafakayı? Ben olsam ceketimi alır giderdim.” dedi Murat.
“Bedavadan gelen parayı, hak etmeden kazanılan kazancı çok seven, azınlıkta da olsa bir grup var içimizde. Hem dizideki kız anasının evinde mi görmüş ki Paris’ten ev eşyası istiyormuş?” dedim.
YAZARIN NOTU:
- “Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.”
Bu cümle alfabemizdeki bütün harfleri içerir. Bu nedenle elektronik cihazların Türkçe alfabe testi için bu cümle kullanılır. (BÜSAM 2025 güz dönemi Yazarlık Atölyesi hocası İbakorkmaz – Pangram) - Rasim Kaygusuz, Cin Ali karakterinin yaratıcısı öğretmen yazardır.
- Mustafa Delioğlu’nun çizdiği yeni imajıyla 12 adet daha Cin Ali kitabı basılmıştır.
Ahmet İbakorkmaz için bir cevap yazın Cevabı iptal et