
Her şeyin zıttıyla varlığını mümkün kıldığı bir dünyada, kategorize edilmeyen, köklerine inilmeyen, tek düze bir mutluluk mümkün müydü?
Henüz mutluluğu tatmadığını düşünen Leyla için bir de çeşitine inmek mutluluğun, çok çetin bir uğraştı.
Ömrü kızına en iyi anneliği adamakla geçerken annelikten evvel de bildiği tek duygu iyi bir evlat olma yolunda kat ettiği çabalarıydı.. Gören bir çift göz tanık olan bir hayat, ismine cismine şahit bir insan olarak yazıyordum bunları özümde bir yerlerde eksilterek ruhumu, yüksünerek bazı gerçekleri…
Kendi ve evreni adına düşünebildiği kurguladığı bir dünya, kurabildiği bir hayal dahi olmadan evlenmiş, toplumun yapılacaklar listesine atılan tiklerin baş kahramanlarından biri olmayı başarmıştı..
Başarının ölçütü tam olarak bu muydu? Herkesle aynı şeyleri yaparak, aynı çizgide yaşayarak, aynı hedefleri koyup onları on ikiden vurararak, maraton koşusuna sporcu olmak mıydı?
Hayatın kırılan noktalarında içerden sızan gerçeklerin fısıldadığı büyülü kelimelerden bir kaç tanesini kendini fark ettiği sessiz bir anda duydu. Yaşamı yaşanabilir kılan, manaya sürükleyen şey; maraton koşmak mıydı? Herkesi o maratona dahil etmek miydi? Maraton diye bir şey herkes için var olmalı mıydı? Birilerinin biçtiği rolleri yerine getirirken yaşadığı sıkışmışlık hissi onu dahil edildiği maratondan çıkarıp düşünce seyahatine çıkardı. Her insan bir dünyaydı, görebilene, görmek isteyene; keşfetmeyi tercih edene. Dünyasını açmayı bir gün bile düşünmemiş, Dünyasını açmaya çalışanlara bir an bile gözünün ucuyla bakmamıştı.
Tolstoy modern insanın içine sürüklendiği rutin zehrininin özetini “Yiyordu, içiyordu, uyuyordu, uyanıyordu ama yaşamıyordu” diyerek çıkarmış, Leyla ve Leyla’msı nicelerini işaret etmişti kimbilir..
Tolstoyun işaretini iz edinip o yolu yürüyen bir söz vardı ki, sorgulamaları bitirmek şöyle dursun derinleştirip içine alıp evirip çevirip kendine getiriyordu arayış içindeki ruhu en sonunda..
“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” Kendisine biçilmiş trajik sonu hak etmemesi için bile sadece bu söze sahip olması yeterli olan Sabahattin Ali’ye aitti, yaşamı idame ettirirken mana arayışının pek tabii olduğunu doğrulayan düşünce…
İnsan kayboluşları en çok da kendini bulmak için yaşamalı, kendini bulma gayesine girmeden yaşanmış hayat, oksijeni içine çekmeden hava aldığını sanmakla eşdeğerdir kimbilir?
Yanılgıya düşenler sadece havasını alır bu hayatın…
Hiçbir zaman oksijenin en saf halini ciğerlerinin en derininde hissederek yaşamadığını anlayamaz. Leyla , Leyla’msı olmaktan kurtulduğu an’ı kendini kaybedip, bulmak için çabaya düştüğü an’a borçlu..
Borçların ödendiği, alacakların karşılık bulduğu günlere, anlara, anılara ve yarınlara…
🍃
Yorum bırakın