Bazı kitaplar vardır; insan onları okumaz, onların içinde dolaşır. Sayfaları çevirdikçe bir hikâyeden çok kendi ruhunun koridorlarında yürür. Halil Cibran’ın Meczup adlı eseri de böyledir. İnce görünür ama içine girildiğinde insanın omzuna ağır bir hakikat bırakır. Çünkü bu kitap, toplumun içinde yaşarken kendini kaybeden insanın hikâyesidir.
Cibran’ın “meczup” dediği kişi aslında toplumun deli sandığı değil, maskelerini çıkarma cesareti gösteren insandır. İnsanların çoğu hayatta kabul görmek için bir yüz edinir. İş yerinde başka, sokakta başka, dostlarının yanında başka bir kimliğe bürünür. Toplum, insanın gerçek benliğini değil; işe yarayan, uyum sağlayan, sessiz kalan tarafını sever. Böylece insan zamanla kendi ruhuna yabancılaşır. Cibran tam da burada konuşur: “Kendin olmanın bir bedeli vardır.”
Bu bedel çoğu zaman yalnızlıktır.
Çünkü hakikati söyleyen insan kalabalıkların huzurunu bozar. Maskesini çıkaran kişi, diğer insanların da maskelerini görünür kılar. İnsanlar bundan rahatsız olur. Bu yüzden toplum, farklı düşüneni ya “meczup” ilan eder ya da susturmaya çalışır. Tarih boyunca nice düşünürün, şairin, dervişin yalnız bırakılması biraz da bundandır. Çünkü hakikat çoğu zaman alkış değil, sessizlik getirir.
Cibran’ın dili sade görünür ama içinde derin bir tasavvuf havası vardır. Onun “meczubu”, dünyadan kaçan biri değil; dünyanın sahte düzenini gören biridir. Bir bakıma Yunus Emre’nin, Mevlânâ’nın, hatta modern çağın yalnız insanının izlerini taşır. İnsan ruhunun özgürlüğünü anlatır. Bu özgürlük maddi değil; insanın kendi vicdanıyla barışabilmesidir.
Bugünün dünyasında Meczup daha da anlamlı hale gelir. Çünkü çağımız bir gösteri çağıdır. İnsanlar artık yalnız sokakta değil, ekranlarda da maske taşır. Sosyal medyada mutlu görünen yüzlerin ardında büyük yalnızlıklar vardır. Herkes görünmek ister ama çok az insan gerçekten “olmak” ister. Cibran’ın kitabı tam burada insanın omzuna dokunur ve sessizce şunu sorar:
“Sen gerçekten kimsin?”
Belki de insanın en büyük korkusu budur. Kendisiyle baş başa kalmak… Çünkü kalabalıklar içinde yaşamak kolaydır; zor olan kendi ruhunun sesini duymaktır. Cibran’ın meczubu işte bunu yapar. Toplumun ona verdiği isimlerden sıyrılır. Ünvanlardan, övgülerden, korkulardan arınır. Ve sonunda yalnız da kalsa kendisi olur.
Bu yüzden Meczup, bir delilik kitabı değil; insanın kendi hakikatine yürüyüşünün kitabıdır. Okuyanın içine hafif bir hüzün bırakır. Çünkü insan, sayfaları kapattığında kendi maskelerini düşünmeye başlar. Ve anlar ki bazen toplumun “meczup” dediği kişiler, aslında en uyanık olanlardır.
Yorum bırakın