
Dün akşam, son trenin kalkmasından birkaç dakika önce, şehir garının üçüncü peronunda yaşlı bir adam valizini unutup gitti.
Görevliler hemen peşine düştüler ama adam çoktan kalabalığa karışıp kaybolmuştu. Siyah paltolu, biraz aksak yürüyüşlü biriydi ve sağ elini cebinden hiç çıkarmamıştı. Kalabalık dalgalandı, tren düdüğü öttü, kapılar kapandı ve vagonlar ağır ağır uzaklaştı.
Valiz, gri metal aksamlı, aşınmış kahverengi derisiyle emanet odasına taşındı. Üzerinde ne isim ne adres vardı. Sadece sol alt köşesinde küçük, solmuş bir etiket duruyordu: “1968 Hatıra.”
Gece vardiyasındaki görevli valizi rafa yerleştirirken kilit kendiliğinden açıldı. Tıkırtı, sessiz odada bir itiraf gibi yankılandı.
İçinden önce ütülü üç gömlek düştü. Ardından lacivert bir kravat. Küçük cam şişede yarım kalmış kolonya. Kemik saplı bir tıraş fırçası. Kırık çerçeveli gözlük. Eski bir kibrit kutusu. Lastikle sıkıca bağlanmış bir deste mektup. Ve sararmış bir fotoğraf.
Fotoğraftaki kadın çok gençti. İnce kaşları, hafifçe eğik başı ve kameradan kaçan bakışıyla bir anı gibi duruyordu. Görevli fotoğrafı çevirdi. Arkasında, ince ve titrek bir el yazısıyla yazılmıştı:
“Dönersem beni affetme.”
Adam bir süre fotoğrafa baktı. Sonra usulca her şeyi eski düzenine koydu. Gömlekleri aynı sırayla yerleştirdi, kravatı özenle katladı, valizi yeniden kilitledi. Kilidi yerine oturttu.
Sanki dokunmaması gereken bir hayata elini sürmüş gibi hafif bir mahcubiyetle rafa bıraktı.
Emanet odasının solgun sarı ışığında, eskimiş valiz artık hiç kimseyi beklemiyordu.
Yorum bırakın