Bölüm 1 – Kayıp Hatıraların atlı karıncası

,

İzler serisinin revize edilmemiş ilk bölümüdür

Sanki zaman, hiç beklemeyen bir hamster ve onun bitmek bilmeyen çarkı gibiydi. Dönüyor, dönüyor fakat hiç yorulmuyor, bir an bile duraksamıyordu. Shy için ise dünya, o çarkın dışına fırlatılmış kırık bir parçaydı artık. Ne yaptığını, nerede olduğunu kendi de bilmiyordu. İçinde kök salan o yoğun, yapışkan duygunun tek bir adı vardı: Dehşet. Çok kötü hissettiğinden emindi; ruhu, sanki bir kâğıt gibi ortadan ikiye yırtılmıştı.

Dizlerinin bağı çözüldü. Yere düşüyordu, dünyası hızla karardı. Elleriyle içgüdüsel bir bilincin geri dönüşü, ağır bir kumaş topunun dik yokuştan aşağı yuvarlanması gibi yavaş ve gürültülü oldu. Zihnin o loş koridorlarında yankılanan her bir darbe, benliğin kayıp parçalarını bir araya getirmeye çalışan hantal bir işleyişi tetikliyordu. Shy, göz kapaklarını aralamaya çalıştığında, her bir kirpiğinin ucuna tonlarca ağırlıkta kurşun dökülmüş gibi hissetti. Görüşü, eski tüplü televizyonların kapanırken ekranın ortasında bıraktığı o donuk, yatay beyaz çizgiyle başladı. O incecik ışık sızıntısı, zihninin karanlığını boydan boya yaran ilk gerçeklik belirtisiydi. Sonra renkler yavaşça sızdı içeriye; ama gelen renkler ne güneşin o bildik sıcak sarısıydı ne de sıradan bir sabahın aydınlığı. Odanın tavanı, soluk bir morötesi ışık dalgasıyla yıkanıyordu. Duvarlardaki nem izleri, bu yapay ışıkta adeta canlı birer organizma gibi parıldamaktaydı.

Doğrulmaya çalıştı. Sağ tarafına yüklenmek istediği o ilk saniyede, boşluğa çöktü.

Dehşet verici bir hafiflik hissiyle sarsıldı. Kafasını sağ omzuna doğru çevirdiğinde, dirseğinden yukarısının kaba bir dikiş iziyle kapatılmış, büzüşmüş bir et yığınından ibaret olduğunu gördü. Adsız’ın o dumanlı, mor liflerden örülmüş protez kolu, o meydandaki zamansal patlamayla birlikte tamamen buharlaşmıştı. Şu an hissettiği tek şey, phantom limb —hayalet uzuv— sendromunun o berbat yanılsamasıydı. Beyni, olmayan parmaklarını sıkmasını emrediyor, karşılığında kolunun olması gereken o boşlukta soğuk, karıncalanan bir gürültü yankılanıyordu. içten içe titremeye devam etmesi gibi. Olmayan parmak uçlarında biriken o sızı, zihninin uydurduğu bir hayaletten farksızdı; ama canını gerçek bir yaradan daha fazla yakıyordu.

— Uyandın demek…

Yataktan sarkan bacaklarının hemen ucunda, eski bir sandalyede oturan annesini gördü. Kadın, o zaman yırtığından düştüğü günkü gibi, hiç yaşlanmamış haliyle tam karşısındaydı. Zamanın yıpratıcı elleri ona dokunmayı reddetmiş, onu o korkunç kazanın gerçekleştiği andaki tazeliğiyle dondurmuştu. Gözlerindeki o derin, asırlık yorgunluk, odadaki nemli duvarların kasvetiyle birleşiyordu. Kucağında, o boyası dökülmüş mavi oyuncak arabayı hâlâ sıkı sıkı tutuyordu. Arabanın plastik tekerlekleri, kadının titreyen parmakları arasında hafifçe dönüyordu.

— Ne kadar… Ne kadar oldu anne? diye sordu Shy. Sesi, boğazındaki tüm nemin çekildiğini hissettiren pürüzlü bir hırıltıdan ibaretti. Kelimeler, uzun süre kullanılmamış paslı dişliler gibi birbirine sürrtünerek dökülüyordu ağzından.

Annesi yavaşça ayağa kalktı, yanına gelip alnındaki soğuk teri elinin tersiyle sildi. Teması, Yüzey’in o yapay sıcaklığından uzaktı; daha çok sürgün boyutunun o sakin, dondurucu serinliğini taşıyordu. O serinlik, Shy’ın şakaklarında zonklayan o amansız ağrıyı bir nebze olsun bastırdı.

— Bir yıl, Shy. Tam bir yıl boyunca bu yeraltı sığınağında, Kaostangelenler’in dualarıyla uyudun. Sen uyurken, yukarıdaki dünya tamamen değişti. Biz burada, toprağın altında saklanırken, yukarıdaki medeniyet kendi üzerine katlandı.

Shy, sarsılarak yataktan kalktı. Sol ayağını yere bastığında, zemindeki pürüzlü betonun soğukluğu topuğundan yukarıya bir elektrik dalgası gibi yayıldı. Eksik uzvunun yarattığı o asimetrik denge kaybı yüzünden duvarlara tutunmak zorunda kaldı. Sol eliyle sıvaları dökülmüş taşları kavrayarak ilerledi. Sığınağın dar, nemli koridorlarından geçerek yeryüzüne açılan o küçük havalandırma boşluğuna, kırık demir ızgaraların olduğu noktaya ulaştı. Kafasını yukarı kaldırdığında gördüğü şey, bir tekstil öğrencisinin zihnindeki o kusursuz planının tamamen parçalandığının resmiydi.

Gökyüzü artık yoktu. Gökyüzünün olması gereken yerde, ucu bucağı görünmeyen, kenarlarından sızan devasa bir uçurum, simsiyah bir boşluk asılı duruyordu. Sanki birisi evrenin gökyüzü haritasını ortadan ikiye yırtmış ve arkasındaki o ham, boyanmamış astarı ortaya çıkarmıştı. Yıldızlar ya da bulutlar yerine, o karanlık derinlikte ağır ağır dönen devasa kuantum dalgalanmaları görünüyordu.

Şehir, tamamen askeri barikatlarla, yüksek gümüş levhalarla bölünmüş devasa bir karantina alanına dönüştürülmüştü. Sokak lambaları can çekişen birer fener gibi düzensizce kırpışıyor, havada saniyede birkaç kare düşerek yeryüzüne inen mor statik tozlar süzülüyordu. Bu tozlar deriye değdiği anda hafif bir kaşıntı ve derin bir yabancılaşma hissi bırakıyordu. Çevredeki gökdelenlerin yarısı sanki bir yazılım hatası yüzünden zemine gömülmüş, diğer yarısı ise gökyüzündeki o uçuruma doğru uzanmıştı.

Ve en kötüsü… Şehrin farklı yerlerinde, tarihi binaların duvarlarında, parkların ortasında irili ufaklı yüzlerce yırtık açılıp kapanıyordu. Her bir yırtık, sanki nefes alan canlı birer ağız gibi büzülüp genişliyor, dışarıya Sürgün boyutunun o soğuk, kükürt kokulu havasını üflüyordu. Sokaklar, o yırtıklardan sızan anomaliler yüzünden tamamen tekinsiz birer labirente dönüşmüştü.

— Konsey kontrolü tamamen kaybetti, dedi annesi, arkasından usulca yaklaşarak. Lidya o gün meydanda başlattığı o büyük mühür ayinini tamamlayamadı. Zaman çizgisi büküldüğünde, sistem hata verdi. Şimdi şehir, iki boyutun arasında sıkışmış bozuk bir sunucu gibi. Her an tamamen silinebiliriz. Ne düne dönebiliyoruz ne de yarına bir adım atabiliyoruz. Her şey bu felaket anının içinde dondu kaldı.

Shy, kalan tek eliyle kırık demir parmaklıkları kavradı. Parmaklarının altındaki pas kokusu bile ona yukarıdaki o çürümeyi hissettiriyordu. Kollarındaki çatlaklar, gökyüzündeki o simsiyah uçurumla aynı frekansta zonklamaya başladı. O zonklama, kaybolan protez kolunun yerinde yeni bir akışkanlığın, bastırılmış bir gücün uyandığının habercisiydi.

Uyumak, kaçmak, sıradan bir üniversite öğrencisi gibi davranmak… Bunların hepsi aradan geçen bir yılda tamamen silinip gitmişti. O artık bu ikiye bölünmüş, dikişleri patlamış dünyanın tam ortasında duran tek gerçek düğümdü. O düğüm çözülürse, tüm varoluş sökülecekti.

— Dior… diye fısıldadı Shy, rüzgarın o soğuk uğultusuna karşı. — Onu bulacağım. O yırtığın içinde kaybolmasına izin vermeyeceğim. Bana ‘yaşa’ diyen o sesi yarı yolda bırakamam.

İçindeki Adsız, ruhunun en derin, o karanlık dehlizlerinden yavaşça uyanarak mırıldandı. Sesi bu kez alaycı değildi; daha çok savaşa hazırlanan bir askerin o soğuk, çelikten kararlılığını taşıyordu. O eski şımarık, her şeyi yukarıdan bir localı gibi izleyen varlık gitmiş, yerine Shy ile aynı kaderi paylaşan bir yoldaş gelmişti:

— Öyleyse dikiş iğnesini eline al Taşıyıcı. Çünkü bu gece, o yırtılan dünyayı kendi kanımızla yeniden dikmeye başlıyoruz. Kaybedecek bir kolumuz daha yok, ama kazanacak koca bir geleceğimiz var.

Dior… Evet, o neredeydi?

Hafızasındaki son kırıntıları topladı. En son onun karşısına geçmişti. Olan olaylar, sırlar ve mühürler üzerine büyük bir tartışmanın ortasındaydılar. Bu yıkımın sebebi Shy’ın bir hatası mıydı? Yoksa her şey Dior’ın gizli ajandasının bir sonucu muydu? Kendini suçlamaya başladı. Kısık bir sesle kendi benliğine, beceriksizliğine küfür ediyordu fakat o an bir şeyi fark etti.

Sesi çıkmıyordu. Dudakları hareket ediyor, boğazı kasılıyor ama ortama hiçbir frekans yayılmıyordu.

Neler oluyordu böyle? Panikle uzun saçlarını ellerinin arasına aldı. Onlara dokunduğunu görmesine rağmen hissetmiyordu. Saç telleri, uzayda dalgalanan gri-beyaz toz bulutlarına benziyordu; aralarında sanki uzak galaksilerin yıldızları parıldıyor, minik ışık hüzmeleri yanıp sönüyordu. O artık insan değil, bir nebula gibiydi.

Tekrar ve tekrar düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Sakinleşmesi gerekiyordu. Dior’u bulmalıydı; o, bu yola beraber çıktığı, kendisine tüm kalbiyle inanan ve ironik bir şekilde en çok kavga ettiği kişiydi. Onun varlığı, Shy’ın dünyadaki tek çapasıydı.

Yürümeye başladı. Donmuş insanların arasından bir gölge gibi geçiyordu. Birden, bazı sesler sızmaya başladı zihnine. Önce hafif fısıltılar gibiydi; hayır, hayır, daha güçlüydüler. Kelimeleri anlamaya başlıyordu. Bu lisanı daha önce de duymuştu, rüyalarında mı yoksa o kadim mühürleri ilk gördüğünde mi? Beynini zorladı. Tam o anda, şakağının sol tarafında balyoz darbesi gibi güçlü bir zonklama hissetti. Acıyla elini oraya götürdü.

Sesin kaynağını aklının derinliklerinde arıyordu. Söylenen kelimeler sonunda zihninde birer kimlik kazandı. Bunlar isimlerdi… Hayatına dokunmuş, onu Shy yapan insanların isimleri. Annesi, babası, çocukluk arkadaşları… Ve en sonunda, ciğerlerine çekemediği o donmuş havada derin bir nefes aldı: Dior.

Kendine bir söz verdi; ne pahasına olursa olsun onu bulacaktı. Onu bu zamansız boşluktan çekip çıkarmak zorundaydı.

Ama Dior’u bulmadan önce, kendini bulmalıydı. Ruhu, sanki emanet durduğu bedeni terk etmek için can atıyor, onu da bu hayata veda etmesi için zorluyordu. Shy, hayatı boyunca güçlü biri olmaya çalışmıştı; en azından dışarıya karşı ördüğü duvarlar buydu. Başına hep garip olaylar gelmişti: Yolda yürürken hiç tanımadığı insanların ona sanki kırk yıllık dostuymuş gibi gülümsemesi, el sallaması, garip dillerde onunla konuşmaya çalışması… Özellikle çocuklarla arası hep iyi olmuştu.

Fakat bu hatıralar, şu anki yıkımın yanında bir hiçti. Asıl problem, aklında bir türlü kapanmayan, her saniye başka bir pencere açan o lanet olası internet reklamı gibi belirdi: Buradan nasıl kurtulacaktı? Buraya nasıl gelmişti? Çıkması için ne yapması gerekiyordu? Görünmez bir kapı mı vardı yoksa sihirli bir sözcük mü fısıldamalıydı? Kafası, rengârenk bir makarna çorbası gibi karmakarışıktı. Hatıralar, tozlu raflardan dökülmeye devam ediyordu. Çocukluğunu anımsadı; o sevimli, dertsiz hallerini… Herkesin etrafında bir atlı karınca gibi dönüşünü izledi zihninde.

Gücü, sanki evrenin başlangıcındaki sonsuz bir enerji kaynağından gelen, hiç geçmeyecekmiş gibi duran korkunç bir baş ağrısı hissetti. O zonklama, gerçekliği tekrar büktü. Shy, artık alıştığı o zemin yüzeyine, o soğuk taşlara doğru bir kez daha meyil etti.

Yere yığıldı.

Vücudu sertçe çarptı ama hissizlik devam ediyordu. Göz kapakları, sanki üzerine kurşun dökülmüş gibi ağırlaştı.

Her şey… Önce süt gibi bembeyazdı; saf, boş ve sessiz. Sonra ise… Kapkaranlıktı. Mutlak, dipsiz ve sonu gelmeyen bir karanlık.

Shy, o karanlığın içinde Dior’un elini ararken, zamanın hamsterı çarkında koşmaya devam ediyordu. Ama Shy için çark kırılmış, hamster kaçmıştı. Şimdi sadece o ve kendi ruhunun fısıltıları kalmıştı.

-Huhh-

Yorum bırakın