
Gecenin saat üçünde dişimde bir ağrı ile uyandım. O saatte ne oldu, ne değişti de dişim ağrımaya karar verdi hiçbir fikrim yok. Muhtemelen gündüzden canını sıkacak bir şey yaptım, o da intikam almak için beni gafil avlayacağı en uygun zamanı bekledi. Bu saçmalığın başka bir açıklaması olamazdı.
Yatağımdan kalkıp salondaki orta sehpanın etrafında dönmeye başladım. Sağ elimi sağ yanağımın üstüne koydum, dişlerimi sıkıp arasından derin nefesler aldım, aldığım bütün nefesleri tek tek burnumdan verdim, aralarda “Iıhhhh, ıııııhhhh” diye sesler bile çıkardım ama nafile. Bütün bunların hayret verici bir şekilde işe yaramadğına şaşırarak yatak odasına geri döndüm. “Kamuran kalk! Ölüyorum ben. Dişim! Dişim çok fena” diye dürttüm Kamuran’ı. Kung fu öğreten Badi Ekrem gibi doğruldu yatakta “N’oldu Osman?” diye sordu. “Dişim! Dişim çok fena” dedim. “Neyin var?” diye sordu bu sefer. Ben yine “Dişim! Dişim çok fena” diye cevap verdim. Gözleriyle selektör yaptı önce Kamuran bana, sonra “Ne yapsak ki?” diye sordu. “Bilmiyorum” deyip bir es verdikten sonra nedense yine “Dişim! Dişim çok fena” dedim. O an hayatım boyunca kim ne sorarsa sorsun verilecek başka bir cevabımın olmadığını düşündüm. İlkokul öğretmenim “Ödevini neden yapmadın Osman?” diye yahut trafikte yeşil ışık yandığında arkamda duran aracın şoförü kornaya basıp “Hadi be adam, ne bekliyorsun?” diye, hatta ekmek almaya girdiğim bakkal “Bozuk yok muydu abi?” diye sorsa benim cevabım tek ve netti… Dişim! Dişim çok fena.
Sabahı sabah ettim ama sabaha kadar hiç boş durmadım. Geleneksel yöntemler kâr etmeyince inovatif çözümler aradım. Gün doğmaya yakındı sanırım, fön makinasını ağzıma sokup ılık hava üfletiyordum. Kamuran’ın “Osman komşular uyanacak” uyarısı ile sonlandırmak zorunda kaldım. Diş ağrısını dindirecek çözüm bulamadım belki ama tahin ile yapılan gargaranın, kulak çöpüne çamaşır suyu damlatıp ağrıyan dişe uygulanan masajın, tütün kolonyası ile elimizi ovalayıp yanağımıza küçük tokatlar atmanın ve bunlara benzer daha binlerce yöntemin işe yaramadığını artık biliyordum.
Sabah kliniği temizlikçi kadın ile birlikte açtık. Hekim hanım da yirmi dakika kadar sonra geldi. “Buyurun lütfen” diyerek muayenehanesine aldı ve “Şikâyetiniz nedir?” diye sordu. “Dişim!” dedim, “Dişim çok fena”. Muayene etti, elindeki aletle dokundukça ağrıyı beynimde hissettim. “Çürümüş ama merak etmeyin. Kanal tedavisi ile kurtarabiliriz diye umuyorum” dedi sakin bir ses tonuyla. Tedaviye başladı. Önce bir iğne yapıp uyuşup uyuşmadığını kontrol etti, uyuşmamıştı. Bir süre sonra ikinci iğneyi yapıp tekrar sordu, yine uyuşmamıştı. Bu defa önceki ikisinden epeyce büyük bir iğne yaptı dişimin tam da dibine. Atardamara mı geldi toplardamara mı bilmem ama ben nasıl güzelleştim üç dakikanın içinde anlatamam. Ağrım dindi, neşem yerine geldi, dilim çözüldü. Benim kafa gitti. “Size dişçi denilmesini sevmiyorsunuz demi?” diye sordum gülümseyerek, cevap vermedi. Utandı tabi. Bu sırada iğne, etkisini artırdı. Alt çenemden üst çeneme doğru giderken keskin bir viraj oluşmuştu. Şuurum yerindeydi ama kırk yıllık şuurumun yerini bulamıyordum. Sonrası uçuşan kelebekler… İlk görüşte aşka inanmam ama üçüncü iğnede aşk diye bir şey gerçekten varmış…
İçerisi, geçmişten gelen fobilerimle sentezlenmiş, korku ve kaygının hüküm sürdüğü distopik bir film setini andırırken, ela gözlü dilberim beyaz önlüğü ve yüzündeki o tıbbi maskeyle adeta bir kurtarıcı gibiydi. Tepesinden vuran milyon vatlık o ışık, ortamın mistik havasını tamamlıyor ve evren beni, damadı odaya sokmaya çalışan kuzenler gibi arkamdan ittire ittire yumrukluyordu. Aşk denilen engel tanımaz duygu kılcal damarlarıma kadar halaylar çekerek nüfuz ediyor, bense yüksek yüksek tepelere ev kurmaya hazırlanıyordum…
Çok uzatmayız, nişanla düğünün arasını kısa tutarız diye geçirdim içimden. Beklemeye takatim kalmamıştı sanırım. “Mayıs’ta nişan, Temmuz’da düğünü yaparız” dedim. Hiç ses etmedi iki gözümün çiçeği. “Beyim bilir” teslimiyetinin sessizliğiydi bu, nerde olsa tanırım. Benim maaşım ikimize de yeter ama o kadar okul okumuş, emek vermiş. Evlendikten sonra da çalışmaya devam etmeli. Ben kadınını eve kapatan erkeklerden değilim. Hem hayat müşterek, çalışacak elbet. En azından çocuklar doğana kadar. Çocuk demişken sahi kaç çocuk yapsak ki? “İki iki daha dört eder” dedim gülümseyerek ve çapkınca göz kırptım. Yüzündeki maskenin üstünden o zeytin gözlerini gözlerime çevirip “Anlamadım” dedi. Anlamaz tabi ama ben de az değilim. İlla böyle şaşırtmalı şakalar yapacağım. Üst çenem sağ omzuma yaslı, alt çenem sol göğsüme dayanmış vaziyetteyken gülümsemeye çalışarak “Aşkımızın meyvelerini diyorum” dedim, “iki kız iki de oğlan”. Bu sefer gözlerini kaçırıp bakışlarını yeniden ağzımın için çevirdi, “Allah bağışlasın” dedi. Mahcup olmuştu has bahçemin gonca gülü. İnsan çocuklarının babasından utanır mı hiç şapşik? Adını bilmediğimi fark ettim birden. Aman canım, ne fark ederdi ki? Ruh-u revanım, o benim. Ah benim ömrümün kalanı, sensizlik ne zor. Yok, ben artık onsuz daha fazla dayanamayacağıma kesin kanaat getirdim. Aşktan müptela sol yanım sızladı, sesim titreyerek “Benim dayanacak gücüm kalmadı. Bir an evvel halledelim olsun bitsin Allah aşkına” dedim. “Elimden geleni yapıyorum, çok az kaldı” diye cevap verdi. Ah aptal kafam. Ne demeye sıkıştırıyorsun kadını. Öyle ha deyince olur mu böyle şeyler. Çeyizini mi tamamlayacak, iznini mi ayarlayacak, kim bilir ne işleri var. Sesi kaprisli gibiydi ama hak ettim ben bunu. Hem kız evi naz eviydi. Kendime çeki düzen verip “Sorun yok, plana sadık kalalım” deyince nasıl da gülümsedi mâhitabım. Ah Osman ah, şu kızı üzüyorsun ya…
“Eveettt” diye bağırdı. Oha nikahlandım ben, düğünüm var. Bir takım şirinlikler, makas almalar falan derken aniden pastadan bol kremşantili kocaman bir parçayı koparıp, ağzıma soktu ve “Isır” dedi. Aklınca vahşicilik oynuyor benimle beyaz panterim. Durur muyum ben? Dişlerimi sıkıp “hırrrr” diye kükredim aslan gibi. Ürktü tabi birden ama sonra gülümsedi, “Geçmiş olsun, kalkabilirsin” diyerek piste kaldırdı beni ay ışığım. Öyle ya, oturmaya mı geldik. Bugün benim en mutlu günüm, evleniyorum. Ayağa kalkıp büyük bir keyifle “Hadi o zaman, çocukları pistten alalım” diye haykırarak kollarımı iki yana açmamla yere kapaklanmam bir oldu. Bir anda düğün salonunun şartelleri indi, ışıklar söndü, etrafı derin bir sessizlik aldı.
Gözlerimi araladığımda Kamuran’ı “Osman, duyuyor musun beni? Osman!” diye fısıldarken buldum. Üçüncü iğneden sebep düğün dernek dağılmış, on altı yıllık mutlu mesut gerçeğimle göz göze gelmiştim. Çocuklarımın anası kaygılı gözlerle bana bakıyor, “Osman iyi misin?” diye soruyordu. Başımı ellerimin arasına aldım, bilincimin altını gizlemeye çalışarak “Başım! Başım çok fena…” dedim.
Yorum bırakın