
Tutunduğunu sandığın şey, seni sadece yerinde tutuyordur.
Beni tanıyanlar renklerimi konuşur. Sanki insan, kendini ancak görünen yerlerinden ibaret sanabilirmiş gibi. Oysa ben, en çok görünmeyen yerlerimde yaşarım. Beni görenler renklerinden ötürü hep güçlü sanar. Gülüşümden, yürüyüşümden, hayata karışırken bıraktığım izden. Oysa kimse bir kadının ne kadar parlak görünebileceğini,
en çok soluk yerlerinden öğrendiğini bilmezdi. Ben rengârenk bir uçurtmaydım. Ama ipim hep titredi. Uçmak bana erken öğretildi. Düşmek de. Sevilmenin, yüksekte tutulmakla karıştırıldığı yıllardan geliyorum. Birinin elinde, göğe yakın; Kendi içimde, yere fazlasıyla bağlı. Aşk dediğim şey, çoğu zaman bir rüzgârdı. Ne zaman güvensem yön değiştiren, Ne zaman tutunmaya çalışsam hızlanan. İnsanlar beni severken susmayı seçti. Ben sustukça yükseldiğimi sandım. Oysa insan bazen sessizliği özgürlük sanır; Çünkü acı, alışıldık bir yerde duruyordur. İpim titrerken gülümsemeyi öğrendim. Renklerimi parlak tuttum. Çünkü bir kadının hayatta kalma biçimi çoğu zaman estetiktir. Yıkılmadan önce süslenir. Ama içimde hep soluk bir çizgi vardı. Bir eşik gibi. Geçersem dağılacağım, geçmezsem eksik kalacağım bir sınır. Bir gün rüzgâr kesildi. Gökyüzü boşaldı. Ve ben ilk kez düşmedim. Asılı kaldım. O an anladım: Beni yoran yükselmek değilmiş, Hep birinin eline bağlı uçmakmış. İpime baktım. Soluktu ama kopmamıştı. Kopmamış olan her şey masum değildir; Bazıları sadece alışkanlıktan kalır. Renklerim hâlâ burada. Ama artık onları gökyüzüne göstermek için yaşamıyorum. Kendime bakmak için varlar. Ben uçurtmayım. Ama artık uçmak zorunda değilim. Ama solukluk yalnızca ipimde değildi.
Bazen renklerimin arasına sızıyordu.
Kimsenin fark etmediği anlarda,
kahkahamın kenarından, gözlerimin altından, “iyiyim” dediğim yerlerin arkasından. Solukluk, bir eksilme değildi aslında. Daha çok, fazla tutunmaktan yorulmuş bir yerdi. İnsanın kendini sürekli ayakta tutarken, bir parçasını oturtacak yer bulamaması gibi. Ben hep güçlü durdum. Çünkü zayıflık bana yakıştırılmadı. Bir kadın olarak, düşsem bile zarif düşmem beklendi. O yüzden ipim yıprandı,
ama renklerim hep bakımlı kaldı. Solukluk biraz da hatırlamakta. Sevilirken küçüldüğüm anları, Anlaşıldığımı sanıp sustuğum cümleleri, Gitmek isteyip kaldığım eşikleri. Her kontrast, bir vazgeçmiştim. Her solukluk, ertelenmiş bir kendim. Beni gökyüzünde sananlar bilmezdi; Asıl ağırlık yukarıda değil, Tutulan yerde olur. Hala ipim vardı kopmamıştı. Ama artık rüzgârla değil, Hafızayla geriliyor. Ve anlıyorum:
İnsan bazen uçmayı değil, yüksekliğin anlamını bırakır. Renklerim solmuyor.
Sadece bağırmıyor artık. Çünkü bazı kadınlar, en çok sessizleştiklerinde kendilerine benzer. Ve sonra şunu farkettim, ben aslında hiç uçmadım. Sadece düşmem gecikti. Gökyüzü dediğim şey, başkalarının bakışlarında kurduğum geçici bir yükseklikti. Yerde kalmakla,
tutulmak arasında bir yerde asılı durdum yıllarca. İpimi bıraksam özgürlük sanacaktım,
tutsam güven. Oysa ikisi de aynı boşluğa açılıyordu. Solukluk bir kayıp değildi.
Bir uyanma hâliydi.
Renklerimin bağırmayı bıraktığı,
anlamın sustuğu yer. Artık ne rüzgârı bekliyorum ne de gökyüzünü.
Yüksekliğin bir anlamı kalmadığında,
düşmenin de kalmıyor. Ben uçurtmayım.
Ama uçmak bir yazgı değil. Var olmak, bazen yere inmeyi kabul etmektir. Ve ben…
ilk kez yere ait olmayı kendim seçiyorum. Artık ne rüzgârı bekliyorum Ne de gökyüzünü. Yüksekliğin bir anlamı kalmadığında, Düşmenin de kalmıyor. Ben uçurtmayım.
Ama bu kez yere çakılmayı değil,
hiç yükselmemiş olmayı seçiyorum. O meşhur söz kulaklarımda, ben rengârenk Bir uçurtmayım sadece kontrastlarım soluk..
Yorum bırakın